





![]() | Bugün | 402 |
![]() | Dün | 574 |
![]() | Bu Hafta | 2283 |
![]() | Gecen Hafta | 3729 |
![]() | Bu Ay | 12512 |
![]() | Gecen Ay | 14877 |
![]() | Toplam | 361168 |
| 14678 Toplam | |
| 1 Bugun | |
| 3 Bu Hafta | |
| 7 Bu Ay | |
| 32 Bu Yil |
Boylar birleÅŸerek siyasî bir birlik haline gelirse, buna "budun" denirdi. Budunun başına geçen kimseye "han" adı verilirdi. Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse, buna "il" denilmekteydi ki, bugünkü "devlet" teriminin karşılığıdır.
Türklerin en belirgin özelliklerinden biri, kuvvetli bir teÅŸkilâtçılık yeteneÄŸine sahip olmalarıdır. YaÅŸadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz olmamışlardır. Gerçekten, Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde, devletsiz kaldıkları, yani istiklâllerini kaybettikleri bir devre rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuÅŸtur. Türklerde istiklâle verilen deÄŸer, bazı tarihî kayıtlarda görülmektedir. M.Ö. 58'de cereyan eden bir hâdise dolayısıyle, Çin yıllığı, Hun devlet meclisinde yapılan ÅŸu konuÅŸmayı nakleder:
"Bizim için, tâbiiyet, yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız istiklâlimizi, Çin ile uzlaÅŸmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaÅŸçılarımız halâ mevcutken, devletimizi korumalıyız."
Orhun Kitabeleri'nde ise, istiklâl elden gittikten sonraki durum için: "BeÄŸ olmaya lâyık oÄŸlun kul, hâtun olmaya lâyık kızın cariye" olduÄŸundan yakınan Bilge KaÄŸan, Türk devlet ve istiklâlinin devamına inancını ÅŸu sözlerle ifade etmiÅŸtir: "Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk budununun ilini, töresini kim bozabilir."
Türk devletinin başında bulunan kimselere "Tanju, KaÄŸan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeÅŸitli isimler verilmiÅŸtir. Bunların hükümdarlık alâmetleri, "taht, otaÄŸ, tuÄŸ, davul, sorguç" gibi ÅŸeylerdi. Hükümdar tuÄŸunun tepesinde, altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduÄŸu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaÅŸatırdı. Bunu baÅŸaramayan kaÄŸandan, yaradanın, kut'u yani siyasî iktidarı geri aldığı düÅŸünülür ve ona karşı isyan etmek meÅŸru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet iÅŸlerinde daima, büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları iÅŸi, pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediÄŸi gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı ÅŸartlarla tahdit edilmiÅŸtir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoÄŸaltmak ve huzura kavuÅŸturmak gelir. Kutadgu Bilig'de, halkın hükümdardan isteklerini; a) iktisadî istikrar, b) âdil kanun, c) âsâyiÅŸ olarak sınırladıktan sonra , "Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde, sonra kendi hakkını iste" denilmektedir.
Hükümdarların eÅŸlerine "katun" (hâtun) denirdi. Türk kaÄŸanları çoÄŸunlukla Çinli veya diÄŸer yabancı prenseslerle evleniyorlardı. Bunlar daha çok siyasî sebeplere dayanıyordu. Ancak, oÄŸulları hükümdar olacağı için, ilk eÅŸlerini Türk kızlarından seçmeye dikkat ederlerdi. Hâtunlar, zaman zaman devlet iÅŸlerine karışırlar, hattâ kendi baÅŸlarına hükümdar bile olabilirlerdi. Fakat onların devlet iÅŸlerine karışmaları, dâima ÅŸikâyet konusu olmuÅŸ ve çoÄŸunlukla kötü sonuçlar vermiÅŸtir.
KaÄŸanların oÄŸulları, devlet iÅŸlerine alışmak üzere, tecrübeli devlet adamlarının yanında yetiÅŸirler, sonra devletin saÄŸ veya sol kanadına vali olurlardı. Bunlar han, ÅŸad, tigin gibi unvanlar alırlardı.
Hükümdarın ve valilerin emirleri altında, çeÅŸitli görevler yapan devlet memurları vardı. Sivil idarede devlet meclisi üyeleri, buyruklar (nâzır, bakan), iç buyruklar (saray idaresine bakan) yanında inanç, tarkan, apa, boyla, yula, baga, ataman, tudun, yugruÅŸ, külüg, babacık vb. unvanları taşıyan ve hiçbiri verasete dayanmayan devlet büyükleri bulunurdu. Devletin dış siyaset iÅŸlerini idare eden memuruna "tangucı", hükümdarların baÅŸvezir durumundaki baÅŸ müÅŸavirlerine ise "aygucu" denirdi.
Eski Türkler, devamlı ÅŸehirlerde yaÅŸamadıkları için, yerleri, sayıları belli bir orduları yoktu. Esasen Türklerde herkes savaÅŸ sanatını bilir ve gerektiÄŸinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaÅŸ ganimetinden kendi payına düÅŸeni alırdı. En büyük askerî birlik, 10 000 kiÅŸilik kuvvetti. Bu birliÄŸe Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar'da "tümen" adı veriliyordu. Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı, yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.
Ordular, o çağın tekniÄŸine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ baÅŸlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiÅŸ savaÅŸ âletleri bulunuyordu. SavaÅŸta düÅŸmana en ÅŸiddetli darbeyi vuranlar, okçu süvari birlikleriydi. Bunlar yıldırım hızıyla düÅŸman birliÄŸine ok yaÄŸdırıp ÅŸaÅŸkına çevirirler, sonra öbür birlikler düÅŸmanı çevirerek imha ederlerdi. SavaÅŸ sırasına yarım ay biçiminde açılırlar, merkezdekiler geri çekiliyormuÅŸ gibi görünür ve onları takip eden düÅŸman, saÄŸ ve sol kanatların kapanmasıyla çevrilmiÅŸ olurdu. Bu savaÅŸ usulüne Türkler kurt oyunu (Turan taktiÄŸi) adını verirlerdi. Türk ordularının en önemli özelliklerinden biri de disiplindi. SavaÅŸta bir asker, komutandan gelen emri eksiksiz yerine getirmekten baÅŸka bir ÅŸey düÅŸünmezdi.
DiÄŸer taraftan, etrafları devamlı düÅŸmanla çevrili bulunan Türklerin, rahat ve emin olabilmeleri, disiplinli bir ÅŸekilde birlik ve beraberlik içinde yaÅŸamalarıyla mümkündü. Bu itibarla Türk ülkelerinde nizam ve intizam saÄŸlayan töre, her ÅŸeyden önce gelirdi. Türk töresi bugünkü gibi yazılı kanunlar halinde olmayıp, örf ve âdet ÅŸeklinde çok saÄŸlam olarak yerleÅŸmiÅŸti. Her konuda, töre'nin ne olduÄŸunu, küçükler büyüklerden öÄŸrenerek ve yaÅŸayarak yetiÅŸirlerdi. Gerek kaÄŸanın baÅŸkanlık ettiÄŸi siyasî mahkemelerde, gerek öbür yargıcıların idare ettiÄŸi normal mahkemelerde töre hükümleri hiç ÅŸaÅŸmadan uygulanırdı. Töreye hükümdar da karşı gelemezdi. Töreye ters düÅŸen kaÄŸanlar, tahtlarından indirilir, hattâ idam edilirdi. Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva ederdi. Cezaları ağırdı. Ancak töre, Türk cemiyetinin belkemiÄŸini teÅŸkil ettiÄŸi için, kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmezdi. Zaten, töre'nin dâima doÄŸru ve adaletli olanı emrettiÄŸini herkes baÅŸtan kabul ederdi. Öyle ki, Türk töresi, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüÅŸ kurallardan ibaretti.
Eski Türklerin dinleri, hangi dinden oldukları, bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Eski Türklerden günümüze, bu bilgileri ortaya çıkaracak yazılı metinlerin gelmemesi, doÄŸru veya yanlış pek çok deÄŸerlendirmenin yapılmasına sebep olmaktadır. Meselâ OÄŸuz boylarında bir orgon/uÄŸur kabul edilen kuÅŸlar, totemcilik olarak açıklanmıştır. Oysa totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan, yani ona deÄŸer vermekten ibaret deÄŸildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaÅŸaması için bu ÅŸartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan, bunları eski Türklerde totem inancı ile izah etmek mümkün görünmemektedir.
Birçok tarih kitabındaysa, eski Türklerin, Åžaman dinine mensup oldukları iddiâ edilmektedir. Aslında Åžamanlık bir din olmayıp sonradan Türklerin dinine karışmış bir hurafe durumundadır. Türkler, Tunguzca bir kelime olan "ÅŸaman" yerine "kam" kullanırlardı. Kam, tabiat-üstü güçlerle temasa geçebilen insandır. Bunlar, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp iÅŸitmediÄŸi ÅŸeylerden haber verirlerdi. İslâmiyet'ten önce Arabistan'daki kâhinlere benzeyen bu kiÅŸiler, yani kam veya ÅŸamanlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsü durumundaydılar. Gelecekten haber verirler, hastaları iyileÅŸtirirler, ruhlar âleminde neler olup bittiÄŸi hakkında ileri geri konuÅŸurlardı. Bu büyücülere olan inancı, din gibi görmek de meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre Türkler, Tengri (tanrı) dedikleri bir yaratıcıya inanmaktaydılar. Tanrının iradesinin üstünlüÄŸüne inanılır, her iÅŸte onun rızası düÅŸünülürdü. Kazâ ve kadere inanırlar, Yaratan öyle istediÄŸi için bir iÅŸin öyle olduÄŸunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya Gök-Tanrı denildiÄŸi de olurdu. Bazıları bu sebeple, tanrının gökyüzü olduÄŸunu belirttiler. Oysa Orhun Kitabelerinde: "Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoÄŸlu yaratılmış" denilerek, bunların mahluk (yaratılmış ÅŸey) oldukları belirtilmiÅŸtir. Yine onların "Tanrı yapar, Tanrı yaÅŸar" inancına göre, Tanrı mahlûk deÄŸil, yaratandır. Dolayısıyla Gök-Tanrı meselesinin, gökyüzünü tanrı olarak kabul etmek deÄŸil, olsa olsa yanlış bir inanışla tanrının gökyüzünde, yani üstte olduÄŸunu kabul etmek gibi bir düÅŸünceyle ortaya çıktığı kabul edilebilir. Nitekim bugün dahi, çok yanlış ve söylenmesi çok tehlikeli olan "üstümüzde Allah var" sözü bazen kullanılmaktadır.
DiÄŸer taraftan, eski Türklerde ahlâkî prensipler bakımından, zina etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düÅŸmanları bile olsa bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak gibi hususlar, büyük suç olarak kabul edilip, bunları yapanlar çok ağır ÅŸekilde cezalandırılırdı.
Yukarıda belirtilen temel itikadî ve amelî esaslar, İslâm'la büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah'ın her kavme ve millete peygamber gönderdiÄŸi bilindiÄŸine göre, Hazret-i Nuh'un oÄŸlu Yâfes'in evlatları olan Türklere de peygamberler geldiÄŸi ve bunlara doÄŸru yolu gösterdiÄŸi, çok büyük ihtimal dahilindedir. Ancak bu peygambere veya yol göstericiye Türklerin ne ad verdiÄŸi üzerinde durulmalıdır. Nitekim, uçmak (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluÄŸ-gün (kıyamet), yek (ÅŸeytan), yazuk (günah) terimlerinin her biri İslamiyet'te de görülmektedir. Bu durumda Türklerin, sonradan, zalim hükümdarlar veya bozuk din adamları eliyle, dinlerine hurafeler, yanlış fikirler katıldığı anlaşılmaktadır. Göktürklerin ilk yıllarında Budistler, onların ülkelerinde tapınaklar kurmaya ve taraftar toplamaya baÅŸladılar. Mukan KaÄŸan'ın ölümü üzerine onun yerine geçen Taba KaÄŸan (572-581), Budist rahiplerini ve onların tapınaklarını aziz kılmaya baÅŸlayınca, beyleri bu iÅŸe karşı çıktı. Aynı ÅŸekilde Bilge KaÄŸan, Tao dininin ve Budizmin Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, Bilge Tonyukuk karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuÅŸturacağını belirtti ve engelledi.
İlk defa, Uygur KaÄŸanı Bögü KaÄŸan (759-779), Tibet Seferi sırasında Mani dînini kabul etti ve halkı bu dine çevirmeleri için, yanında mani rahipleri getirdi. Uygur Devleti, böylece resmen Mani dînine girdi. Daha sonra Uygurların bir kısmı Budist oldu. Avrupa'ya giden Türklerden Hazarlar, Musevî dinine girdiler. Avrupa'daki diÄŸer Türk kavimleriyse HıristiyanlaÅŸarak millî benliklerini kaybettiler.
Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.