Yougames - Joomla Gaming Portal Template

  • Anasayfa
  • Haberler
  • Åžehit Bilgileri
  • Asker
  • Atatürk
  • Türk Tarihi
  • Åžehitlik
  • Ziyaretci Defteri
  • Arama

En Sevilenler

  • Åžehit Resimleri
  • Teröristlerin Öldürülme Görüntüleri
  • TuÄŸralar
  • YEMEN ÅžEHİT LİSTESİ
  • ÅžEHİT VE GAZİ YAKINLARINA SAÄžLANAN EĞİTİM-ÖĞRETİM HAKLARI
You are here:  
AddThis Social Bookmark Button

Üye Giriş






Kullanıcı Adı/Şifremi Unuttum?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Ana Menü

  • Anasayfa
  • Haberler
  • Åžehit Bilgileri
  • Asker
  • Atatürk
  • Türk Tarihi
  • Åžehitlik
  • Ziyaretci Defteri
  • Arama

VİDEOLAR

  • Kendi Kliplerim
  • DiÄŸer Videolar

ŞEHİTLER BÖLÜMÜ

  • Åžehit Bilgileri
  • Åžehit Resimleri
  • Åžehit Åžiir ve Mektupları
  • Åžehit Sırlı Olayları
  • Kahramanlar
  • Çanakkale Åžehitleri
  • Åžehitlerimizin Hayat Hikayeleri
  • Åžehit ve Gazi Hakları
  • Çanakkale Åžehitleri

Atatürk

  • Hayatı
  • İlkeleri
  • Devrimleri
  • Anıtkabir
  • Kronolojisi
  • DiÄŸer Bilinmeyenler

Türk Tarihi

  • Genel Türk Tarihi
  • Hanlıklar
  • Büyük Devletler
  • Türk Devletleri
  • Atabeylikler
  • Beylikler
  • Türk Boy Ve Kavimleri
  • SavaÅŸ Ve Seferler
  • Türk Destanları
  • TÜRK Dili Ve Edebiyatı

Osmanlı Tarihi

  • PadiÅŸahlar
  • Kronoloji
  • Albüm
  • Olaylar
  • Mekanlar
  • Kesitler
  • KiÅŸiler
  • Seçtiklerimiz

Askerlik

  • Asker Resimleri
  • Bayrak Resimleri
  • Vatan ve Asker Åžiirleri
  • Kahraman Mehmetcikler

Müzik Kutusu


PopUp MP3 Player (New Window)

Ziyaretci Sayısı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün93
mod_vvisit_counterDün297
mod_vvisit_counterBu Hafta741
mod_vvisit_counterGecen Hafta1975
mod_vvisit_counterBu Ay2132
mod_vvisit_counterGecen Ay4882
mod_vvisit_counterToplam306172

Çevrim içi: 10
Sizin IP: 38.107.179.219
,
Bugün: Şub 08, 2012
Visitors Counter

Toplam Üye

14607 Toplam
0 Bugun
0 Bu Hafta
1 Bu Ay
7 Bu Yil

İmparatorluk Dilleri

Pazartesi, 31 Ağustos 2009 05:55 Türk Tarihi - TÜRK Dili Ve Edebiyatı
e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı DeÄŸerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
İmparatorluk Dilleri

Her halk kendi iklîminin lisânını söyler.
-Yahyâ Kemâl-

Milletlerin dilleri üzerinde söz sahibi olacakların; dili, milletten ve millî mâzîden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir.

Böyle kimselerin, millî dillerini herÅŸeyden çok sevmeleri ve sevmekten de üstün bir duyuÅŸ ve düÅŸünüÅŸle o dili anlamaları beklenir.

Meselâ Türkçe'yi sevmek ve anlamak için, önce Türk milletini sevmek; milletimizin bir târih boyunca emek vererek meydana getirdiÄŸi her millî eseri sevmek ve anlamak lâzımdır.

Bunun için, milletimizin târihte ve coÄŸrafyada kurduÄŸu medeniyetlerin karakterini bilmek ve Türk Dili'nin, Türk medenî karakterine aykırı olduÄŸunu veya olabileceÄŸini sanabilecek kadar büyük ilim hatâlarına düÅŸmemek îcâbeder.

Ancak böyle bir görüÅŸ zâviyesinden [açısından] bakabilmek ÅŸartiyledir ki mukayeseli diller târihi metoduyle çalışılarak, Türkçe'nin, önce Asya dilleri; sonra, dünya dilleri arasındaki yeri, deÄŸeri ve millî karakteri, güneÅŸte ışıldamış gibi parlak ve doÄŸru görünür.

Çünkü târih ve kader, yalnız milletlere karakter vermekle kalmaz; millî dillere de karakter verir. Her milletin târihte ve coÄŸrafyada görülen millî tekevvünü [varlığı] yanında, o milletin konuÅŸtuÄŸu dilin de târih içinde kazanılmış bir ÅŸahsiyeti, bir dil mîmârîsi ve tamamiyle millî bir tekevvünü vardır.

Türk dilinin ÅŸu son otuz yıl içindeki eÅŸsiz tâlihsizliÄŸi, bütün bu bilgi ve düÅŸüncelerden uzak kimselerin elinde kalmasındandır.

Mevzû, tamamıyle bir ilim, bir sanat, hattâ bir aÅŸk mevzûu iken, dilin bir politika ve bir sapık ideoloji mevzûu yapılması ve daha fenâsı, yabancı hattâ düÅŸman politikaların emellerine âlet olabilecek bir kimsesizliÄŸe düÅŸürülmesi, büyük tâlihsizlik olmuÅŸtur.

Yıllardan beri, Türkiye'de, dil mevzûunda, âdetâ bir millî müdâfaa cephesi açılması da Türkçe'nin, hakîkî evlatları elinde bu kimsesizlikten kurtarılması gayretiyledir.

*

Diller, fonetik geliÅŸmelerine, morfolojik teÅŸekküllerine; doÄŸuÅŸlarına, yayılışlarına, basit veya sentetik diller oluÅŸlarına ve daha baÅŸka dil kanunlarına göre, türlü araÅŸtırmalara mevzû olmuÅŸtur.

Fakat dillerin, bir de milletlerin târihine, tarihî kaderine ve yaÅŸadıkları mâcerâlara göre, bizzat târih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.

Buna göre, bâzı diller, kültür ve edebiyat dili olarak baÅŸka dillere boyun eÄŸmiÅŸ, hattâ zamanla baÅŸka dil olmuÅŸ lisanlardır. Bunların bir kısmı da baÅŸka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller, umûmiyetle bir vatanda, hattâ küçük bir vatanda iÅŸlenirler.

Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda deÄŸil, bir çok vatanlarda devlet kurmuÅŸ, hâkimiyet kurmuÅŸ, büyük milletlerin dilidir.

Bu diller, pek tabîî olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiÅŸ kelimelerle de zengin, büyük dillerdir.

Bir baÅŸka söyleyiÅŸle, bunlar, alelâde devlet dilleri deÄŸil, imparatorluk dilleridir.

İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsul toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduÄŸu kadar veya canları istediÄŸi kadar alabilirler.

Bir taraftan kendi kültür, sanat ve iktidarlarını bu ülkelere yayar; dünyanın dört bucağında kendi hükümlerinin geçtiÄŸini görüp kendi dillerinin konuÅŸulduÄŸunu duymanın; kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzını, gururunu tadarlar.

Öte yandan, aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiÄŸine ve fonetiÄŸine göre millîleÅŸtirerek kendi kelimeleri yaparlar.

Biz, bunlara, öteden beri, fethedilmiÅŸ ülkeler gibi, fethedilmiÅŸ kelimeler diyoruz.

Ancak, yeryüzünde ve cihan târihinde imparatorluk dili olmamış, olamamış diller çok, fakat, imparatorluk dilleri azdır. Çünkü dünya tarihinde hem askerî ve idarî imparatorluk, hem de dil ve kültür imparatorluÄŸu kurabilmiÅŸ milletler azdır.

Bu saydığımız vasıflara, ÅŸüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk dilleri, denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe'dir.

Bu dillerin hiçbiri ö z d i l deÄŸildir.

Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili, hiçbir zaman ö z d i l olmak taassubuna ve basitliÄŸine iltifat etmemiÅŸtir.

Meselâ yakın asırlara kadar, Lâtince'yi özdil sananlar vardı. Fakat dil, târih ve edebiyat târihi araÅŸtırmaları meydana koydu ki Lâtince özdil deÄŸildir. Bu lisânın kelimelerinin yüzde ellisi Yunanca'dan alınmıştır. Geri kalan kelimelerin de mühim bir kısmı, deÄŸiÅŸik ölçülerde, Lâtince'ye baÅŸka dillerden girmiÅŸtir.

Fakat her büyük dil gibi, Lâtince'nin de sesi ve mîmârîsi millîdir. Bu kadîm [eski] dilin o kadar saÄŸlam ve yeni kelimelere kaynak olabilme kudretinde bir yapısı vardır ki bugün hâlâ Avrupa dilleri, istisnasız olarak, baÅŸta tıb, eczacılık, biyoloji, astroloji, fizik, kimya ilimleri olmak üzere, birçok ilimlerin ve birçok îcadların en yeni, modern terimlerini ve adlarını Lâtince köklerden yapmaktadırlar.

Bu, Türkiye'de bile böyledir.

Eczâhâneleri vitrin vitrin dolduran hazır ilâçların adlarına bakınız. Bunların Türkiye'de yapılanlarının bile adlarını Lâtince köklerden ve eklerden aldığını göreceksiniz. Bu ilâçların prospectus'lerini okumak mecburiyetinde kaldığınız zaman ise eÄŸer, Fransızca-Lâtince tıb dilini bilmiyorsanız, hiçbir ÅŸey anlayamayacaksınız.

Lâtince, bir zamanlar, yeni Lâtin dilleri denilen, Fransızca'ya, İspanyolca'ya, İtalyanca'ya, Romence ve Portekizce'ye kaynak olmuÅŸ lisandır, fakat özdil deÄŸildir.

Lâtince'nin özdil olmadığı anlaşılınca bütün gözler Yunanca'ya çevrilmiÅŸ ve ilk anlarda öyle sanılmıştır ki dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, ÅŸiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini meydana getiren Yunanca, özdildir. Fakat bu ihtimalde boÅŸa çıkmıştır ve hemen anlaşılmıştır ki Yunanca'nın en az yarıdan fazla kelimesi baÅŸka dillerden alınmadır. Bunlar, Makedonya, Anadolu, Suriye ve muhtelif Mezopotamya dilleridir.

Yunanlıların Apollon gibi, Aphrodite gibi tanrı ve tanrıçalarının isimleri bile Anadolu ve Mezopotamya dillerinden alınmıştır.

*

İkinci imparatorluk dili Arapça'dır. Arapça, kelime sayısı bakımından, en zengin dillerden biri, belki de birincisidir. Fakat bu dilde baÅŸka dillerden alınma kelimelerin sayısı büyük bir yekûn tutar. Arapça, baÅŸta İbrânî olmak üzere, Yunanca'dan, Lâtince'den, Sanskritçe ve Farsça'dan ve daha birçok dillerden kelime almış, büyük dildir. Araplar, baÅŸka dillerden ArapçalaÅŸmış kelimelere mu'arreb derler, fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler.

Arapça'da, Arap coÄŸrafyasından doÄŸma bir âhenk sistemi olan arûz veznindeki tef'ilelerin de esâsını teÅŸkil eden fe, ayın, lâm harflerinin diÄŸer harflerle ve kısa uzun seslerle birleÅŸmelerinden meydana gelmiÅŸ bâbları; birtakım ses ve kelime kalıpları, hattâ bir nevî mânâ kalıpları vardır. Yabancı kelimeler bu seslere ve bu kalıplara dökülünce; döküldüÄŸü kabın ÅŸeklini alan su gibi, Arap dilinin âhengine ve ÅŸekillerine bürünürler; bu kalıplara göre mânâlar alır ve Arapça olurlar.

Arapça'nın, Yunanca'dan alınma philosophia ve philosophos kelimelerinden felsefe ve feylesof gibi, tefelsüf ve felâsefe gibi; yine Yunanca sophia kelimesinden, sûfî, tasavvuf, mutasavvıf gibi kelimeler yapması böyledir. Fârisî'den alınan endâze kelimesinin Arap dili bünyesinde hendese âhengine girmesi ve bundan meselâ hendesî, mühendis gibi, Türkçe'ye de girmiÅŸ kelimeler doÄŸması, böyle bir hâdisedir.

Arapça'nın, daha Milâdın VII. asrında Kur'an lisânı gibi muhteÅŸem bir ifâde kudretine ve yüksek müzikaliteye sahip, ilâhî bir dil olması; baÅŸka dillerden alabildiÄŸine faydalanmış, fakat aldığı her kelimeyi, ebekuÅŸağı altından geçirmiÅŸçesine, Arapça'nın gramerine ve fonetiÄŸine adapte ederek ArapçalaÅŸtırmış olmasının tabîî zaferlerindendir.

İslâm medeniyeti, bu dili geliÅŸtiren ve medeniyetin geliÅŸmesinde dilinin zenginliÄŸinden ve güzelliÄŸinden ÅŸiddetle istifâde eden bir millet tarafından kurulmuÅŸtur. Aynı millet, kısa zamanda büyük bir imparatorluk vücûda getiriliÅŸini, birçok da, dilinin daha ilk anda bir imparatorluk lisânı olmaya ÅŸiddetle elveriÅŸli fonetik ve morfolojik imkânlarına borçludur.

*

Üçüncü imparatorluk dili İngilizce'dir. İngilizce, daha modern bir lisan olarak, imparatorluk dili olmanın bütün hazzını ve gururunu yudum yudum tadabilmiÅŸ lisandır. İngilizlerin: "Bahtiyardır o İngilizce ki onda her dilden kelime vardır" deyiÅŸlerindeki müstesnâ ilerilik, bu ÅŸuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifâdesidir. Bu, o demektir ki: İngiliz dili, ÅŸu son asırlarda, dünyanın beÅŸ kıtası üzerinde lisânî bir hâkimiyet kurmuÅŸtur; bu dili meydana getiren millet, o beÅŸ kıt'aya söz geçirmiÅŸ, bu arada kıt'aların beÅŸinden de kelime derleyerek, insanlık târihine dünyanın en zengin, en renkli ve en medenî dillerinden birini kazandırmıştır.

Daha birkaç yıl evvel, Uzak DoÄŸu, Kore ve Japon dillerinden İngilizce'ye yeniden binlerce kelime alınması ve bu kelimelere, İngiliz tâbiiyyetine kabullerinin nüfus kâğıdı verilmesi, aynı ileri anlayışın yepyeni bir tecellîsidir.

İngilizce de, tıpkı Arapça gibi, baÅŸka dillerden aldığı kelimeleri, hususî bir söyleyiÅŸle, yani bu kelimelere İngilizce'nin sesini vererek millîleÅŸtirir.

Bu dilde, bugün, hâlâ yüzde yetmiÅŸbeÅŸ nisbetinde Lâtince ve Fransızca kelime vardır. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses deÄŸiÅŸikliÄŸi yapılmış ve kelimeler öylesine İngilizce olmuÅŸtur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir mûsıkî veriÅŸindeki sihirli coÄŸrafya tesirini ve kavmî dehâyı gösterir. Meselâ, aslı Lâtince olan cultûra kelimesinin Fransızcası kültür fakat İngilizcesi kalçır'dır. Kalçır, İngilizcedir. Tıpkı bunun gibi, final kelimesi Fransızca, fakat aynı ÅŸekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan faynıl, İngilizcedir.

Ve İngilizce'de böyle 90 000 kelime vardır.

*

Görülüyor ki dillerin kelimeleri deÄŸil fakat sesleri millîdir, her dilin kendi iç ve dış mûsıkîsi millîdir.

Türkiye'de bir türlü dikkat edilemeyen, büyük dil hakîkati budur. Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur.

Bir de mîmârîsi millî olur.

Yani, kelimelerin yanyana gelmesinden doÄŸan söz istifi, bu yanyana geliÅŸlerin doÄŸurduÄŸu ifâde âbidesi millîdir. Kısaca, cümle yapısı millîdir. Meselâ Türkçe'de fâil + mef'uller + fiil [özne + tümleçler + yüklem] sıralanışındaki büyük mantık millîdir.

Devrik cümle millî deÄŸildir.

O kadar ki, Türk ancak telaÅŸlandığı, dili dolaÅŸtığı, acele konuÅŸmak zorunda kaldığı, kısaca ÅŸaşırdığı zaman devrik cümleyle söyler.

Zamânımızdaki devrik cümle bolluÄŸu da böyle bir ÅŸaÅŸkınlığın ifâdesidir.

*

Åžimdi, diÄŸer bir imparatorluk dili olan Türkçe'ye geliyorum.

Türk diline içeriden ve dışarıdan musallat olanların, gafletle veya kasıtla, görmek istemedikleri bir hakîkat de budur ki, Türkçe, daha Orta Asya'daki kuruluÅŸ asırlarında bile, özdil deÄŸil, bir imparatorluk dili'ydi.

Bir dilin doÄŸuÅŸunda, karakterinde, an'anesinde ve dehâsında, baÅŸka dillerden derlenmiÅŸ kelimeleri millîleÅŸtirme hayâtı ve kudreti varsa, artık o dili özdil yapmaya kalkmak, dili kendi tabîatinden ve dehâsından uzaklaÅŸtırmaktır ki bunu ancak cehâletin ve dalâletin elleri yapar.

Türk milleti, Asya kıt'asında, baÅŸka milletleri, bir devlet ve iktidar olarak, idare vazîfesini almıştı. Bu vazîfeyi ÅŸiddetle benimsemiÅŸ ve bütün ömrünce yapmıştı.

Türk dilini anlamak için, yalnız bu noktaya dikkat etmek kâfîdir.

Çünkü eski Türkler, bütün eski Türk kaynaklarında ısrarla belirtildiÄŸi gibi, yeryüzüne böyle bir vazîfe ile geldiklerine inanıyor ve bu vazîfeyi, kendilerine Tanrı'nın bir emri bilerek yapıyorlardı. Bir misal olarak, Dîvânü Lügaati't-Türk müellifi ve büyük dil âlimi KâÅŸgarlı Mahmud, bu mühim eserinde bu noktaya uÄŸurlu parmak koyar; bu târihî hakîkati belirtmeye lüzum görerek der ki:

"Gördüm ki yüce Tanrı, devlet güneÅŸini Türklerin burçlarından doÄŸdurmuÅŸ. Onlara T ü r k   a d ı n ı kendisi vermiÅŸ; onları  y e r y ü z ü n ü n   h a k a n ı  kılmış ve cihan halkının  d i z g i n l e r i n i onların ellerine bırakmış."

İşte Türkçe'yi anlayış, Türk târihine olduÄŸu kadar, Türk diline de böyle cümlelerin ışığı altında bakabilmekle mümkündür. Türkçe'nin, dar, mahdud ve küçük millet dili olduÄŸunu sanmak ve sandırmak deÄŸil, büyük millet dili olduÄŸunu, böylece bilmek ve anlamak lâzımdır.

Kendilerini nizâm-ı âlem [dünyaya düzen verme] için yaratılmış bilen Türkler, Asya topraklarında, asırlarca tetik üzerinde beklemiÅŸlerdir. GeniÅŸ Asya coÄŸrafyasında büyük ve insânî Türk iktidarına baÅŸkaldıracak bir hareket nerede ve ne kadar uzakta olursa olsun, bu hareketi, bugünkü gibi, uçaklarla veya diÄŸer motorlu vâsıtalarla deÄŸil, atlarla yetiÅŸerek bastırmışlardır.

Atlarını besleyecek otlaklar bulabilmek için de yazları baÅŸka, kışları baÅŸka yerde geçirmiÅŸlerdir. At'ın Türk vicdânında, candan bir arkadaÅŸ, bir kardeÅŸ, hattâ "kardeÅŸten de ileri" sayılması ve mukaddes sembol olması da bundandır. Ömürlerini nizâm-ı âleme vakfeden Türkler, bu atlarla vardıkları her ülkede, beÄŸendikleri her kelimeyi Türkçe yapmış, fakat kendileri saraylar, ulu mâbedler, kütüphâneler, mekteplerle süslü, büyük ÅŸehirler kurup, buralarda engin ilim yapmaya, felsefe yapmaya, hattâ büyük bir edebiyat yapmaya vakit bulamamışlardır. Yine bunun içindir ki eski Türklerin en büyük edebiyâtı, asırlarca, ÅŸifahî [sözlü] bir destan edebiyatıdır.

Aynı mâcerâ, daha ilk asırlardan baÅŸlayarak, Türkçe'ye bir imparatorluk dili olma kaderi ve karakteri vermiÅŸtir.

*

Eski Türkçe'ye diÄŸer çok doÄŸru bir bakış da Ali Åžîr Nevâî'nin bakışıdır. Nevâî, Türkçe'nin, bir fiiler ve mecâzlar lisânı olduÄŸunu anlatır. Bir târih boyunca at üstünde yaÅŸayarak, engin Asya bozkırlarını Gel! Git! Vur! Kır! Çık! İn! KoÅŸ! Dur! v.b. gibi tek heceli sadâlarla dolduran Türkler, devamlı bir fiil ve hareket hâlinde oldukları için, dillerinin hemen bütün fiilerini kendileri oluÅŸturmuÅŸlardır. Mâden adları gibi, zirâat iÅŸleri gibi, kahramanlık ve binicilik sâhaları gibi, kendi hayatlarının ve sanatlarının çok sayıda kelimelerini de yine kendileri bulmuÅŸ, fakat diÄŸer hayat, eÅŸyâ, îman ve tefekkür kelime ve kavramlarının mühim bir kısmını, kendilerine lâzım olduÄŸu ölçüde, baÅŸka dillerden almışlardır.

Meselâ, en eski Türkçe'ye töre kelimesi, İbrânî'den, ev kelimesi Ârâmî dillerinden; bugün öztürkçe(!) zannedilen ve azîz Türkiye topraklarını AkÅŸehir, AlaÅŸehir, YeniÅŸehir, EskiÅŸehir, BeyÅŸehir ve benzerleri gibi târihle ve ÅŸerefle dolduran illerimizdeki ÅŸehir kelimesi yerine kullanılmak istenen kend, kand kelimeleri, SoÄŸd-Sanskrit dillerinden; acun kelimesi SoÄŸdca'dan, OÄŸuz KaÄŸan destanında rastladığımız sıra kelimesi Yunanca'dan, semâ mânâsındaki kök: gök kelimesi, hattâ kahraman mânâsındaki alp kelimesi MoÄŸolca'dan girmiÅŸtir. Yine eski Türklerin, inanışa âit, çok sayıdaki dînî kelimeleri de Hind ve Çin gibi, dînin felsefesini yapan cenup [güney] ülkeleri dillerinden alınmıştır. Yine OÄŸuz KaÄŸan destanında rastladığımız dost kelimesi, Türk diline Fârisî'den girmiÅŸtir. Eski Türkçe'de böyle kelimelerin sayısı çoktur. Bu çokluk, TürklüÄŸün dünya tarihindeki gerçek yerini ve hizmetini tanıyanlar için, ayrı bir iftihar mevzûudur.

Bizim dilimize musallat olanların büyük gafleti, meselâ Sanskritçe-Türkçe, Çince-Türkçe, hattâ MoÄŸolca-Türkçe sözlükler vücûda getirmeden ve böyle lügatlere aldırış etmeden, kısaca, eski Türkçe'nin, içinde yükseldiÄŸi, ortak Asya medeniyetleri dillerini kaale almadan, Türkçe üzerinde söz söylemeÄŸe, hattâ ameliyat yapmaÄŸa kalkmalarıdır.

Türkçe'nin alaylı âlimleri, bu mevzûlarda o kadar gafil veya maksatlıdırlar ki, Türkçe'ye, daha çok MoÄŸol istilâsından sonra ve târihte ilk defa zorla sokulmuÅŸ, birtakım geri kelime ve ekleri de Türkçe sanmış ve bunları Türkiye Türkçesinde diriltmeÄŸe kalkmışlardır. Bugün devlet teÅŸkilâtında kullanılan sayıştay, danıştay, yargıtay gibi kelimelerdeki ekler, böyle ekler ve böyle yanlışlardır. Bu kelimeler Türkçe deÄŸildir. Yine alaylı âlimlerce uydurulan görev, ödev, saylâv, söylev gibi kelimelerdeki ekler de böyledir. Bu kelimeler de Türkçe deÄŸildir.

Zamânımızda Türk dili, iÅŸte bu ÅŸaÅŸkınlıkların perîÅŸanlığı içindedir. Çünkü târihte büyük medeniyet kurmuÅŸ milletlerin Türkçe'de tamâmıyle millîleÅŸmiÅŸ kelimelerini atıp, yine târihte Türk milletine en büyük fenâlığı yapan MoÄŸollar gibi barbar bir kavmin kelimelerini, bu millete, Türkçe'dir diye kabul ettirmeÄŸe kalkmak, daha baÅŸka kelimelerle de vasıflandırılabilirse de, ÅŸimdilik en hafif vasıf, bu ÅŸaÅŸkınlıktır.

*

Hakîkat ÅŸudur ki Türk milleti gibi, asırlarca hattâ çaÄŸlarca dünya sathında konuÅŸmuÅŸ büyük ve fâtih bir milletin dili özdil olamaz, imparatorluk dili olur.

Bir dilin imparatorluk dili olması ve yalnız bir vatanda deÄŸil, birçok vatanlarda iÅŸlenip güzelleÅŸmesi, o dile, bu engin vatan topraklarından yükselen, zengin ve üstün sesler kazandırır. O milletin dil mûsıkîsi de âlemÅŸümûl bir mûsıkî üstünlüÄŸüne yükselir. Türk dili üzerinde yürekten konuÅŸabilmek için, önce bu mûsıkîyi, yani bu vatanın seslerini duyabilmek ve anlayabilmek lâzımdır.

Bu bakımdan Yahyâ Kemâl'in:

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden,
Ve ondan anlamayan, birÅŸey anlamaz bizden.

söyleyiÅŸi, Türk mûsıkîsi kadar Türk dili için de doÄŸrudur. Bu büyük ÅŸiirin devâmındaki,

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını,
Hemen yayılmaya baÅŸlar sadâ ve nûr akını,
...............
Bu sazların duyulur her telinde sâde vatan,
Sihirli rüzgâr eser dâimâ bu topraktan

mısrâları, tereddütsüz, Türk dili için de söylenmiÅŸ gibidir.

Çünkü Türkiye Türkçesi'nin, aslında, dünyanın en güzel sesli dillerinden biri olması üzerinde, dokuzyüz yıllık bir zamandan beri, en büyük coÄŸrâfî tesir hiç ÅŸüphesiz, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nin tesirleridir. Fakat Türkçe, tıpkı Türk milleti gibi, târihin bu dokuz asrında ve dünyanın üç kıt'ası üzerinde yeni bir dil imparatorluÄŸu kurmuÅŸtur.

Hâdise ÅŸöyle olmuÅŸtur:

Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir mûsıkîyle gelmiÅŸtir. Bu sebepledir ki Türkiye Türkçesi'nde eski bozkır sesleri, ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.

Fakat Türkiye Türkçesi'nde bu kadîm sesler yanında, Nil nehrinin taÅŸkınlığı da seslenir; Dicle'nin, Fırat'ın, Tuna'nın, Meriç'in ve Anadolu ırmaklarının akışları da...

Türkiye Türkçesi'nde Karadeniz kıyılarının, poyraz rüzgârı kadar canlı, çevik ve çabuk sesleri de vardır; Adalardenizi sâhillerinin lodos rüzgârı, zeybek mûsıkîsi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da...

Aynı dil, Tanrıdağı rüzgârlarının uÄŸuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan ovalarında, dünyaya Türk gücünü tanıtmak için ilerleyen:

Sultan Süleyman ordusunun hür davulları

ndan da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.

Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan Levendlerin bu zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesi'nde ve onun bütün yaÅŸayan kelimelerinde bir mûsıkî saltanatı hâlinde mevcuddur.

Yine bu bakımdan; Yahyâ Kemâl'in:

Tâ Budin'den Irâk'a, Mısr'a kadar,
FethedilmiÅŸ uzak diyarlardan,
Vatan üstünde hürr esen rüzgâr,
Ses götürmüÅŸ bütün baharlardan.
O dehâ öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
DinlemiÅŸ ihtiyar çınarlardan.
Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,
Bir taraftan bütün hayât akmış;
Her taraftan, BoÄŸaz, o ÅŸehrâyîn,
Mâvi Tunca'yla gür Fırât akmış.
Nice seslerle gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, ÅŸevkımiz, zaferlerimiz,
Bize benzer o kâinat akmış.

sözleri, târif ettiÄŸi, Itrî'nin mûsıkîsi kadar, büyük Türk dili için de doÄŸrudur.

Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakîr görmek, hele ÅŸu veya bu politik veya ideolojik sebeple dilden atılabilir görmek, en az, onların oluÅŸ ve yontuluÅŸ târihini bilmemekten, hattâ sevmemekten doÄŸan büyük gaflettir.

Çünkü, milletlerin olduÄŸu gibi, kelimelerin de târihi vardır.

Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle duymuÅŸ, onlarla düÅŸünmüÅŸ; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiÅŸ ve bu kelimeleri tamâmıyle millî bir sanatla iÅŸleyip Türk yapmışsa, evlâtlar, artık o kelimelere düÅŸman kesilemezler.

Unutmamak lâzımdır ki Türk dili, Kendi Gök Kubbemiz kitabını meydana getiren muhteÅŸem ÅŸiirlerin söylendiÄŸi lisandır. Bir dil, Açık Deniz gibi, Süleymâniye'de Bayram Sabâhı gibi, Bir Tepeden, Itrî, Vuslat ve Erenköyü'nde Bahar gibi ÅŸiirler söyleyebiliyorsa, bu dil, hattâ dünya ölçüsünde büyük lisan demektir.

Kendi Gök Kubbemiz, bir semboldür. Türkçe, ona benzer ve onun ayarında İstiklâl Marşı, Çanakkale Åžehidleri, Bülbül ve benzerleri gibi, Ahmed HâÅŸim'in Piyâle'sinde mûsıkîleÅŸen ÅŸiirler gibi, Orhan Seyfi'nin Peri Kızıyla Çoban Hikâyesi gibi, Fâruk Nâfiz'in Han Duvarları gibi, daha nice ÅŸiirler söylemiÅŸtir. Bir milleti, ebediyyen ayakta tutabilecek kudretteki bu müstesnâ ÅŸiirler, biliyoruz, milletimizi çürütmek isteyenlerin kâbusudur.

Biz o inançtayız ki dünya ölçüsünde bir ÅŸiir lisânı olan Fransızca'nın en gür sesli ÅŸâiri Victor Hugo, o tannân ve raksân [güzel sesle çınlayan ve danseden] Fransızcasıyle söylemek isteseydi, Süleymâniye'de Bayram Sabâhı ÅŸiirini, belki de söyleyemezdi. Bugün Türkiye'de yeni Türk nesillerine ebediyyen unutturulmak istenen dil, iÅŸte bu dildir. Bu dil,

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi,
Yer yer aksettiriyor mâvileÅŸen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan

mısrâlarıyle baÅŸlayarak, bizim Anadolu'daki en büyük millî tekevvünümüzü [var oluÅŸumuzu] dile getiren ÅŸiirdir. Bu ÅŸiir,

Ordu - milletlerin en çok döÄŸüÅŸen, en sarpı,
Adamış sevdiÄŸi Allâhına böyle bir yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz ÅŸekli hayâl ettiÄŸi mîmârînin

seviyesine yükseldikten sonra, bize millî romantizmimizi, el ile tutulacak kudretle idrâk ettiren, ÅŸu mısrâları sıralayan ÅŸiirdir:

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum!
Ben de bir vârisin olmakla bugün maÄŸrûrum!
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi,
Kubben altında bu cumhûra bakarken, ÅŸimdi,
Senelerden beri rü'yâda görüp özlediÄŸim
Cedlerin maÄŸfiret iklîmine girmiÅŸ gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâhı anarken, bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış, nice bin at yelesi!

*

Bir milletin dili, iÅŸte böyle ÅŸiirleri söyleyebilecek ulviliÄŸe yükselmiÅŸse, bu dili, bir milletin gözü önünde öldürmeÄŸe kalkmak, en hafif tâbiriyle, cinâyetlerin en büyüÄŸüdür!...

Çünkü Türk dili, (tekrâr ediyoruz ki) herhangi küçük ve baÅŸkalarına mahkûm bir millet dili deÄŸil, târihin daha ilk anlarından baÅŸlayarak bir imparatorluk dilidir.

Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz.

Bunun için büyük millet olmak lâzımdır. Büyük milletlerin dili de tabiatiyle, büyük vatanlarda iÅŸlenmiÅŸ, büyük dil olur.

Yine tekrâr ediyorum:

Türk milleti tarafından fethedilmiÅŸ topraklar nasıl Türk vatanı olmuÅŸsa, aynı millet tarafından fethedilmiÅŸ kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuÅŸtur.

O kadar ki... Yıllarca evvel, Asya'daki Türk toprakları yetmiyormuÅŸ gibi, bizden Kars'ı ve Ardahan'ı isteyen yabancı emele karşı, bir Türk ÅŸâirinin söylediÄŸi:

Verilmeyecek şeyler vardır,
Åžeref gibi, ÅŸan gib

AddThis Social Bookmark Button
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Gönder (Ctrl+Enter)
İptal
JComments
Copyright © 2009 Sehit tema.Yeni tasarim tema; |  Web Tasarim Tema Yapimci ByVATAN
RSS|Byvatan Radyo|Sitemizi Oner;| Yukari Cik