Yougames - Joomla Gaming Portal Template

  • Anasayfa
  • Haberler
  • Åžehit Bilgileri
  • Asker
  • Atatürk
  • Türk Tarihi
  • Åžehitlik
  • Ziyaretci Defteri
  • Arama

En Sevilenler

  • Åžehit Resimleri
  • Teröristlerin Öldürülme Görüntüleri
  • TuÄŸralar
  • YEMEN ÅžEHİT LİSTESİ
  • ÅžEHİT VE GAZİ YAKINLARINA SAÄžLANAN EĞİTİM-ÖĞRETİM HAKLARI
You are here:  
AddThis Social Bookmark Button

Üye Giriş






Kullanıcı Adı/Şifremi Unuttum?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Ana Menü

  • Anasayfa
  • Haberler
  • Åžehit Bilgileri
  • Asker
  • Atatürk
  • Türk Tarihi
  • Åžehitlik
  • Ziyaretci Defteri
  • Arama

VİDEOLAR

  • Kendi Kliplerim
  • DiÄŸer Videolar

ŞEHİTLER BÖLÜMÜ

  • Åžehit Bilgileri
  • Åžehit Resimleri
  • Åžehit Åžiir ve Mektupları
  • Åžehit Sırlı Olayları
  • Kahramanlar
  • Çanakkale Åžehitleri
  • Åžehitlerimizin Hayat Hikayeleri
  • Åžehit ve Gazi Hakları
  • Çanakkale Åžehitleri

Atatürk

  • Hayatı
  • İlkeleri
  • Devrimleri
  • Anıtkabir
  • Kronolojisi
  • DiÄŸer Bilinmeyenler

Türk Tarihi

  • Genel Türk Tarihi
  • Hanlıklar
  • Büyük Devletler
  • Türk Devletleri
  • Atabeylikler
  • Beylikler
  • Türk Boy Ve Kavimleri
  • SavaÅŸ Ve Seferler
  • Türk Destanları
  • TÜRK Dili Ve Edebiyatı

Osmanlı Tarihi

  • PadiÅŸahlar
  • Kronoloji
  • Albüm
  • Olaylar
  • Mekanlar
  • Kesitler
  • KiÅŸiler
  • Seçtiklerimiz

Askerlik

  • Asker Resimleri
  • Bayrak Resimleri
  • Vatan ve Asker Åžiirleri
  • Kahraman Mehmetcikler

Müzik Kutusu


PopUp MP3 Player (New Window)

Ziyaretci Sayısı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün32
mod_vvisit_counterDün802
mod_vvisit_counterBu Hafta3306
mod_vvisit_counterGecen Hafta3684
mod_vvisit_counterBu Ay12944
mod_vvisit_counterGecen Ay14877
mod_vvisit_counterToplam361600

Çevrim içi: 16
Sizin IP: 38.107.179.220
,
Bugün: May 25, 2012
Visitors Counter

Toplam Üye

14678 Toplam
0 Bugun
3 Bu Hafta
7 Bu Ay
32 Bu Yil

TÜRK Edebiyat

Pazartesi, 31 Ağustos 2009 05:56 Türk Tarihi - TÜRK Dili Ve Edebiyatı
e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı DeÄŸerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Türk Edebiyatı
İslâmiyet'ten önce ve sonra olmak üzere iki ana devreye ayrılan Türk Edebiyatı, İslâmî devir içinde, gerek coÄŸrafya, gerekse bazı medeniyetlere katılma bakımından, baÅŸka ÅŸekillerde de sınıflandırılmıştır. Fakat asıl sınıflandırma, yukarıdaki gibi olup, İslâmî devrin içinde Türk Edebiyatının, Batı medeniyetine yönelmesiyle (Lâle devriyle) baÅŸlayan, fakat eserlerini Tanzimat'tan sonra veren, gazete ve tiyatro ile cemiyete açılan Yeni Türk Edebiyatı, bu devir içinde baÅŸlı başına bir mevkie sahiptir. Bu durum, diÄŸer sahalardaki Türk kardeÅŸ edebiyatları için de aynıdır.

Mesele, dil bakımından ele alınınca, İslâmiyet'ten Önceki Türk Edebiyatı bir tarafa bırakılırsa, ortaya çıkan edebî ÅŸîvelere göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunlar; DoÄŸu (ÇaÄŸatay) Türkçesi'nin edebiyatı olan Orta Asya Türkçesi Edebiyatı, Osmanlı Türkçesi Edebiyatı ve Azerî Türkçesi Edebiyatıdır. Aslında bugün; Türkiye, Sibirya ve Altay, DoÄŸu ve Batı Türkistan, Kafkas ve İran, İdil-Ural, Kırım, Lehistan ve Romanya Türkleri adı altında beÅŸ ana dala ayrılan, fakat ellinin üstünde olan Türk kavimleri göz önünde bulundurulursa (Türkiye, Âzerî, Kırgız, Özbek vs. gibi), bugünkü Türk Edebiyatının dallanıp budaklanarak kardeÅŸlendiÄŸi görülür.

Ayrıca yine dili kullanış yönünden, yüksek zümre edebiyatı ve halk edebiyatı ÅŸeklinde adlandırmak da mümkündür. Fakat burada, baÅŸlangıcından beri, tarih içinde çeÅŸitli kültür merkezlerinde ortaya çıkan ve kendisine göre hususiyetleri bulunan Türk Edebiyatından bahsedilecektir.


İslâmiyet'ten Önceki Türk Edebiyatı
İslâmiyet'ten önceki Türk Edebiyatının Göktürk ve Uygur gibi iki dairesi vardır. Ancak bu devir edebiyatını daha önceki devirlere kadar çıkarmak gerekir. Türk Edebiyatının ÅŸimdilik karanlık kalan ve Göktürk devrinden önceki zamanı, daha çok Çin metinlerinden öÄŸrenilmektedir. Çin kaynaklarında Hunlar'a ait Türkçe kelimelere ve bazı mektuplarla bir Hun türküsünün tercümesine rastlanmıştır. Bu durum, Hunların mutlaka bir edebiyatlarının olduÄŸu, gerek ÅŸifahî gerekse yazılı olarak bu edebiyatın devam ettiÄŸi fikrini vermektedir.

1. Göktürk devri Türk Edebiyâtı:

Bu devrin ele geçen yazılı metinleri daha çok mezar taÅŸlarıdır. Bunlardan baÅŸka dikili taÅŸlar, aynalar, paralar ve kâğıt üzerine yazılmış metinler de vardır. Ancak Göktürk devrinin ele alınan ve gerçekten edebî ve tarihî deÄŸer taşıyan metinleri Orhun Âbideleri’dir. Orhun Irmağının eski yatağı ile KoÅŸu Çaydam Gölü havâlisinde olan ve Göktürk tarihini aydınlatan bu kitabeler Tonyukuk, Kültigin ve Bilge KaÄŸan adına dikilmiÅŸlerdir.

İlteriÅŸ KaÄŸan ile Kapagan Han zamanında baÅŸ vezir ve büyük devlet müÅŸaviri olan Tonyukuk’un adına dikilen kitabe, Tonyukuk Yazıtı olarak adlandırılmıştır. Tonyukuk Yazıtı, 720 tarihlerine doÄŸru, ölümünden önce, kendisi tarafından yazdırılmış bir âbidedir. Âbide’de İlteriÅŸ ile Kapagan KaÄŸan devirlerinde devletin durumu anlatılmış ve bazı öÄŸütler verilmiÅŸtir. Bilge KaÄŸan’ın da kayınbabası olan Bilge Tonyukuk, bu itibarla Türk tarihini ilk defa kaleme almış ve edebiyatımızda tarih ÅŸuurunun hakim olduÄŸu bir hâtırât da yazmıştır.

Kültigin Yazıtı, bu devir edebiyatının ikinci mühim eseri durumundadır. 20 günde yazılan bu âbide, 732 yılında dikilmiÅŸtir. Kültigin adına yazılan âbidedeki sözler, Bilge KaÄŸan aÄŸzından verilmiÅŸ ve ikinci Türk tarihçisi Yulug (Yollug) Tigin tarafından yazılmıştır.

Bilge KaÄŸan Yazıtı’na gelince, bu âbide, Göktürk Kitabeleri içinde en mühim mevkii iÅŸgal eder. Yulug Tigin tarafından yazılan ve 735 tarihinde dikilen Bilge KaÄŸan Yazıtı, kısa cümlelerle yazılmıştır. Bilhassa tekrir sanatını ihtiva etmekte, tarih, dil ve edebiyat bakımından üstün bir deÄŸere sahip bulunmaktadır. Bu âbidelerde Türkçe'nin bir hayli iÅŸlenmiÅŸ olduÄŸu görülmektedir.

Âbideleri ilk defa Danimarkalı Wilhelm Thomsen, 1893 yılında okumuÅŸ, ondan iki yıl sonra 1895’te de aslen bir Alman olan meÅŸhur Rus araÅŸtırmacısı Wilhelm Radloff çözmüÅŸtür. Her iki araÅŸtırmacı da yazının okunmasında, âbidelerdeki Çince tercümeden faydalanmışlardır. Bizde ise ilk olarak Necib Asım, daha sonra Hüseyin Nâmık Orkun, Nihal Atsız, Talat Tekin, Osman Nedim Tuna, Osman Fikri Sertkaya ve Prof. Dr. Muharrem Ergin, âbideler üzerinde çalışmalar yapmışlar ve gerek dil incelemesi, gerekse metin neÅŸri olmak üzere yayınlarda bulunmuÅŸlardır.

2. Uygurlar devri Türk Edebiyâtı:

Göktürk Devleti'nin yıkılışından sonra idareyi ellerine alan Uygurlar devrinde Türk Edebiyatı, eskiye nispetle geliÅŸme göstermiÅŸ ve birçok mevzuda eserler yazılmıştır İlk devri 745-840 yıllarından olmak üzere iki kısımda ele alınan Uygur devri dil yadigârları, bir hayli zenginlik gösterir. Bu metinler, Uygurların mensup olduÄŸu dinlere göre; Mani, Burkan (Buda) ve İslâm muhiti eserleri olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. Bu devirde Türk Edebiyatında; koÅŸug, kojang “ÅŸarkı, türkü”, koÅŸma, taÅŸkut “beyit”, takmak “türkü, bulmaca”; ır, yır “ÅŸarkıcı”, küg “aheng”, ÅŸlok, soluka “manzume”, padak “mısra”; kavi, kavya “ÅŸiir”, baÅŸ, baÅŸik “ilâhi” gibi bir kısmı Sanskritçe'den alınmış edebî terimleri de görmek mümkündür. Bundan baÅŸka Aprınçur Tigin, Kül Tarkan, Sınku Seli Tutung, Ki-Ki, Pratyaya-Åžiri, Asıg Tutung, Çisuya Tutung, Kalım KeyÅŸi, Çuçu ve Yusuf Has Hacib gibi ÅŸairler, eserleriyle görülürler. Bunlardan son ikisi İslâmî devirdeki Türk edebiyatı içine girmektedir. Çuçu adındaki ÅŸaire, KaÅŸgarlı Mahmud, Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eserinde yer vermiÅŸtir.

Dokuz ve 10. asırlarla 11. yüzyılın ilk yarısını içine alan Uygur Türk Edebiyatı da, yazıtlara yer vermiÅŸtir. Bunlardan ilki, Uygurların ikinci hükümdarı Moyuncur adına dikilmiÅŸtir. MoÄŸolistan’ın Åžine Usu Gölü civarında bulunan yazıt, Kutlug Bilge Kül ve Moyunçur devirlerinden bahsetmektedir. Sekizinci asra ait olan bu yazıt, daha çok Åžine Usu adıyla anılmıştır. Bu kitabe de dil ve yazı bakımından Göktürk Âbidelerine benzemektedir. Eser, Ramstedt ve Hüseyin Nâmık Orkun tarafından neÅŸredilmiÅŸtir.

Uygurların ikinci devresinde ortaya konan eserlerde, mühim deÄŸiÅŸiklikler görülür. Her ÅŸeyden önce Göktürk yazısı bırakılmış, SoÄŸd alfabesiyle eserler verilmiÅŸtir. Bunun sebebi dindir. Manihaizm'in kabulüyle Maniheist olan SoÄŸdların yazısı alınmış, fakat Göktürk yazısı az da olsa kullanılmıştır. İkinci bir sebep, 840 yılından sonra Uygurlar, yerleÅŸik bir medeniyete geçmiÅŸlerdir. Dil, gerek sentaks bakımından, gerekse yabancı kelimelere açıldıkları için, bozulmuÅŸ ve açıklığını kaybetmiÅŸtir. Bu devirde NesturiliÄŸe ait metinler de olmakla birlikte, daha çok Budizm ve Manihaizm dinlerine ait eserler ağır basarlar. Ayrıca hukuk, tıp, tarih ve coÄŸrafya ile ilgili kitapların bulunduÄŸunu zikretmek gerekir. Bu eserlerin bazıları tercümedir. Belirli bölgelerde parça parça bulunan metinler, toplama olarak belirli isimlerde, eser olarak ele geçenlerse, taşıdıkları adlarla neÅŸredilmiÅŸlerdir.

Prof. W. Bang, V. Gabain ve büyük Türk filologu Prof. Dr. ReÅŸit Rahmeti Arat’ın birlikte çalışmalarının sonucu, on cüzden meydana gelen ve Berlin Prusya Akademisi yayınları arasında yer alan Turfan Türk Metinleri; yine Turfan’da Bulunan İki Kazık Üzerindeki Yazılar; Hoça’da Bulunan Türkçe Mani Metinleri; dört cüzden meydana gelen ilk üçü Müller, dördüncüsü Gabain tarafından hazırlanan ve Prusya Akademisince neÅŸredilen Uygurica; Radloff’un hazırlamaya baÅŸladığı ve Prof. Malov’un 1928 yılında neÅŸrettiÄŸi yedisi Buda, ikisi Mani ve biri Hıristiyanlığa ait olan Uygur Dili Yadigârları; Von le Cog’un 1910 yılında Berlin Akademisi yayınları içinde neÅŸrettiÄŸi "Mani Dinine Âit Bir Metin Parçası"; Bang ve ReÅŸit Rahmeti’nin birlikte 1932 yılında neÅŸrettikleri "Eski Turfan Åžarkıları" ve ReÅŸit Rahmeti Arat tarafından neÅŸredilen tıbba dâir eserler, parça parça eserlerdir.

Bunlardan baÅŸka Altun Yaruk ile İki KardeÅŸ Hikâyesi, baÅŸlı başına eser olarak Uygur Türk Edebiyatı içinde, hususî bir deÄŸere sahiptir. Altun Yaruk, 1697 yılında istinsah edilen, Budist Sarı Uygurlara ait olan bir eserdir. Prof. Malov tarafından bulunan eser, Budizm’e ait olup, bu dinin akide ve ahlâkla ilgili esaslarından bahsetmektedir.

1908 yılında Kansu vilayetinde bulunan İki KardeÅŸ Hikâyesi’nin aslı Paris’te Bibliothèque Nationale’dedir. Eser ilk önce Cl. Huart, 1914 yılında da Pelliot tarafından neÅŸredilmiÅŸtir. Türkiye’de Hüseyin Namık Orkun, Pelliot neÅŸrine dayanarak Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesinin Uygurcası adıyla, Dil Kurumu yayınları arasında bastırmıştır. J.R. Hamilton ise eserin Le Conte Bourdhique adıyla son ve mükemmel neÅŸrini yapmıştır.

Turfan Türk Metinleri adlı eserin bunlar içinde ayrı bir yeri vardır. Bilhassa 8. cüzde yer alan Sekiz Yükmek adını taşıyan metin, kelime zenginliÄŸi bakımından dikkati çeker. Ayrıca açık bir ifadenin hakim olduÄŸu metinde yer alan mefhumların Türkçe'de karşılanışı, esere ayrı bir deÄŸer katar.

İslâmiyet'ten Önceki Türk Edebiyatının örneklerini veren Göktürk ve Uygur metinleri, ÅŸüphesiz sadece bunlar deÄŸildir. Ele geçmeyen ve geçmesi muhtemel metinlerin de olduÄŸunu düÅŸünmek gerekir. Zaten âbidelerde kullanılan dilin bir hayli iÅŸlenmiÅŸ edebî bir dil olması, çok öncelerde Türk dili yadigârlarının bulunması gerektiÄŸini düÅŸündürmektedir.

Yalnız Uygurların edebiyatlarının bir devamı olarak teÅŸekkül eden İslâmiyet'ten sonraki eserlerde, Uygur yazısı, kendisini uzun müddet korur. İslâmiyet'in kabulüyle alınan İslâmî Türk yazısıyla atbaşı yürüyen ve ikili bir alfabenin içine giren Türklük âlemi, eserlerinde her ikisine de yer verir. Uygur yazısını bilen kâtipler “bahşı” adıyla anılır ve Uygur yazısı, paralarda da görülürdü. Hakâniye (Karahanlılar) Devletinde, MoÄŸol İmparatorluÄŸunda, İlhanlılar zamanında, Timurlular ve Altınordu Devleti'nde İslâmî Türk yazısına yer verilmekle birlikte, resmî kitabette daima Uygur yazısı kullanılmıştır. Hattâ Anadolu Türkleri de bu yazıyı bilip kullanmışlar ve bu durum Fatih zamanına kadar kendini korumuÅŸtur. BilindiÄŸi üzere Fatih Sultan Mehmed Han zamanında bazı yarlıklar, bu harflerle yazılmıştır.

KaÅŸgarlı Mahmud’un Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eseri bir tarafa bırakılırsa, İslâmî Türk Edebiyatının baÅŸlangıcında yer alan eserler; Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakâyık, Bahtiyarnâme, Miracnâme, Tezkiretü’l-Evliyâ ve Mîr Haydar’ın Mahzenü’l-Esrâr tercümesi, Uygur yazısıyla yazılan eserlerin başında gelmektedir. Fakat bu eserlerin İslâmî Türk yazısına yer veren nüshalarını da zikretmek gerekir.

 


İslâmiyet'ten Sonraki Türk Edebiyatı
İslâmî devir içinde Türk Edebiyatı, ilk mahsullerini 9. asrın ikinci yarısında vermeye baÅŸlamıştır. Bunlar içinde ilk büyük eser olarak, Balasagunlu Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i görülür. İkinci olarak KaÅŸgarlı Mahmud’un Dîvânü Lügâti’t-Türk’ü, yine aynı devrin eseri olmakla birlikte İslâmiyet öncesi Türklükten çeÅŸitli manzumeler, atasözleri vs. gibi türlü metinlere yer vermektedir. KaÅŸgarlı'nın eseri her yönüyle zenginlik gösterir. Türk dilinden, Türk boylarına, Türk töre ve âdetlerine, gelenek göreneklerine ve coÄŸrafyasına geniÅŸ yer ayırır. Kutadgu Bilig ise cemiyet hayatını ele almakla birlikte, daha çok bir siyaset kitabı durumundadır. Her iki eser de Hâkâniye Türkçesi'yle yazılmıştır. Fakat KaÅŸgarlı Mahmud, Hâkâniye Åžîvesinin yanında ikinci bir edebî ÅŸîve olarak, OÄŸuz Türk Åžîvesine yer vermektedir.

OÄŸuzlar, 10 ve 11. yüzyıllarda oldukça geniÅŸ bir alana yayılmışlar; İrtiÅŸ’ten Volga’ya dayanan sınırları Hazar Deniziyle Mâverâünnehir arasındaki bütün bir bozkır sahasını içine almıştır. Böylece Orta Türkçe ilk devresinde Hâkâniye ve OÄŸuz edebî ÅŸîveleriyle görünüyordu. 12. ve 13. yüzyıllarda ise artık MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi eserlerini verirken, TürklüÄŸün batıya olan göçleri sayesinde OÄŸuz Türk Åžîvesi yalnız Selçuklu tebaasında konuÅŸulmaktaydı. Devletin büyük bir cihan hâkimiyeti fikriyle hareket etmesi, Müslüman olup, halifeye baÄŸlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düÅŸünceler, belki Arapça ve Farsça'nın, Türkçe'ye nispetle öne geçmesini saÄŸlamış olabilir. Ancak, askerî Türk unsurlardan meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya baÄŸlı olarak yaÅŸamıştır. Böylece, OÄŸuz ÅŸîvesiyle bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış, bırakılanlar da günümüze kadar ulaÅŸamamıştır. Aynı ÅŸîve dairesi içinde MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'nin doÄŸu aÄŸzı olan KaÅŸgar ve batı aÄŸzını meydana getiren Harezm ve Sirderya (Seyhun) Irmağının güneyindeki yerlerle Yedisu, Merv, Buhara sahası birer kültür merkezi durumuna gelmiÅŸler ve pekçok eserin doÄŸmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge, çeÅŸitli dillerin de kavÅŸak noktası gibi bir hususiyeti muhafaza etmiÅŸtir. Bunun yanında MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'nin İran ağızları, bilhassa Türkmen Türkçesi, zikre deÄŸer bir geliÅŸme göstermiÅŸtir. Altınordu ki, kuzey-doÄŸuda Bulgar Devleti, Harezm, DeÅŸt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakü’ye kadar uzanan saha, bu Türk illeri içine dahildir. Türkçe, burada da geniÅŸ bir yayılma sahası bulmuÅŸ ve Kıpçak Åžîvesiyle pekçok eserler verilmiÅŸtir.

Yesevî ve onun muakkiblerinden (sonra gelen) sonra, 13. yüzyıldan itibaren ÇaÄŸatay Türkçesi, Eski Türkçe'nin bir devamı olarak, bütün bunların merkezi durumuna geçmiÅŸ ve DoÄŸu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak Türkçe'sini daha sonra kendisinde toplayarak geliÅŸmesini devam ettirmiÅŸtir.

Bu durumda İslâmî devir içinde Türk Edebiyatını;

1. Batı Türkçesi'nin ortaya koyduÄŸu edebiyat;

2. MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'ni takip ederek Kuzey-DoÄŸu Türkçesi'nin meydana getirdiÄŸi edebiyat, olarak ikiye     ayırmak icab etmektedir.

Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sadece konuÅŸma dilinde kalan OÄŸuz Türkçesi, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküÅŸü üzerine, ortaya çıkan beyliklerin hükümet merkezlerinde birden bire serpilmeye baÅŸlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkarmıştır. Orta Türkçe'nin OÄŸuz Kolu, böylece, Selçuklu Türkçesi'nden sonra yerini, Eski Anadolu Türkçesi'ne bırakmıştır.

Tavâif-i Mülûk devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeÅŸitli kültür merkezleri teÅŸekkül etmiÅŸ, halkın kültüre yönelmesi, tebaanın terbiyesi, müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de buna yardımcı olmuÅŸlar ve Türkçe'ye gereken deÄŸeri vermiÅŸlerdir. KaramanoÄŸlu Mehmed Bey'in Türkçe üzerinde durmasına raÄŸmen, beylikler içinde kültür faaliyetlerinin en yoÄŸun olduÄŸu beylikler, Osmanlı ve Germiyan beylikleri olmuÅŸtur. Ayrıca bir ÅŸair veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye sunduÄŸu da görülmüÅŸtür. On üçüncü yüzyılın son çeyreÄŸinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiÅŸtir. Bu ÅŸîve, yukarıda bahsettiÄŸimiz KaÅŸgarlı Mahmud’un, iki Türk ÅŸîvesinden biri olan, Osmanlı ve Âzerî gibi iki kolu bulunan OÄŸuz ÅŸîvesidir. Yukarıda zikrettiÄŸimiz durumlardan baÅŸka, eserlerin Türkçe olarak yazılmasında; tarikat büyüklerinin halkı irÅŸad maksadı, müelliflerdeki Türkçe ÅŸuuru, ibret alma düÅŸüncesi, mevzuda çeÅŸitlilik arama, meslek gayreti, hayır dua ile anılma ve unutulmama fikri, tercüme gayretleri vs. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.

On üçüncü yüzyılda verilen eserler; pek mahdut olmakla birlikte Anadolu Türk birliÄŸinin kurulamaması, aksine pek fazla bir dağınıklık ve başıboÅŸluk yüzünden, çeÅŸitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalırlar. Zaten Anadolu’da Türk Edebiyatının ne zaman baÅŸladığı da kesin olarak bilinmemekle birlikte; Selçuklular zamanında bir ÅŸifahî (sözlü) edebiyat daima mevcuttur. Buna kıyasla yazılı edebiyattan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduÄŸu, Türk kültür tarihinin meçhulüdür. Devrin içinde bulunduÄŸu kargaÅŸa, öyle sanıyoruz ki, bütün yazılanları almış götürmüÅŸ veya yazmaya fırsat vermemiÅŸtir. Böylece, Anadolu sahasında 11 ve 12. yüzyıla ait eserlere tesadüf edilememiÅŸtir.

Ancak 13. asırdan sonradır ki, Anadolu sahasında bazı eserler ortaya çıkacak, asır asır gitgide geniÅŸleyecek ve Osmanlılar'ın Anadolu Türk BirliÄŸini kurmalarından sonra bütün bu kültür faaliyetleri, Osmanlı sarayına taşınacak ve neticede kesintisiz devam eden ve TürklüÄŸün en büyük yazı dili olan OÄŸuz Türkçesi'yle sayısız eserler vücuda getirilecek, böylece Osmanlılar, Türk kültürünün hâmisi olarak, tarihteki yerlerini alacaktır. Hattâ Türk dili devlete izafeten Osmanlıca olarak adlandırılacaktır. Osmanlı edebiyatını hazırlayanların, hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliÄŸin kuruluÅŸundan önce ve sonra da olsa, zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mirası, bu devirde her beyliÄŸe ışık tutmuÅŸ ve Klasik Türk Edebiyatının inkiÅŸafına temel teÅŸkil ederek geniÅŸ rol oynamıştır.

OÄŸuz Türkçesi, bu devirden itibaren, batıda Osmanlı, doÄŸuda Âzerî olmak üzere iki edebiyat ortaya koymaktadır. Ancak bu edebiyatın 15. asra kadar olan zamanı, aynı daire içine alınmaktadır. Daha sonra dilde görülen ikili kullanışları, her saha, kendine göre umumîleÅŸtirmiÅŸ ve bazı ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Dildeki bu ayrılıklarda coÄŸrafya da göz önüne alınırsa, gitgide daha geniÅŸ ve belirli farklılıkların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Onun içindir ki, Batı Türkçesi, Osmanlı ve Âzerî edebiyatı gibi iki edebiyat ortaya koymuÅŸtur. Åžunu da belirtmek gerekir ki, TürklüÄŸün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türk Edebiyatının tesiri, bütün Türk illerinde her zaman varlığını korumuÅŸtur. Bunun yanında Osmanlı ÅŸairleri, diÄŸer Türk illeriyle irtibatı kesmemek gayreti ve düÅŸüncesine binaen DoÄŸu Türkçesi'yle de ÅŸiirler yazmışlardır.

 


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 13. Yüzyıl
On üçüncü yüzyılda karşılaÅŸtığımız simâların başında, eserlerinde yer yer Türkçe kelimelere ve mülemmâlara yer veren Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) görülmektedir. Bunu tâkiben oÄŸlu Sultan Veled’in (1226-1312) Türkçe manzûmeler yazması, ayrıca hakkında pek fazla bilgi bulunmayan, Behâeddîn Veled’in talebelerinden olduÄŸu söylenen Ahmed Fakih’in, dünyanın geçici ve rüya olduÄŸunu konu edinen 83 beyitlik Çarhnâmesi ile Evsâf-ül-Mesâcid adlı mesnevîleri, bu asırda zikredilmesi gereken eserlerin başında gelmektedir. Åžeyyâd Hamza ise ilk defa Yusuf ile Zeliha mesnevîsini vermek ve dinî ÅŸiirler yazmakla bu asrın bir baÅŸka simâsıdır. Ayrıca 79 beyti bulunan Dâsıtan-ı Sultan Mahmud adlı mesnevîsi zikre deÄŸer bir eserdir. DiÄŸer yandan tasavvufî ve dînî konuları iÅŸlemekle birlikte İran ÅŸiir hususiyetini taşıyan, gazellerinde mazmunlara yer vererek Klâsik Edebiyâtın temelini ve nüvesini teÅŸkil eden ve Divan Åžiirinin ilk temsilcisi sayılan Hoca Dehhânî, bu asrın kayda deÄŸer ÅŸâirlerindendir.

Yine bu yüzyılda Seyyid Battal Gazi'nin hayatını ele alan Battalnâme ile DaniÅŸmend Ahmed Gâzi etrafında teÅŸekkül eden destanî eser DâniÅŸmendnâme yazıya geçirilmiÅŸtir ve Hoca Nasreddin ise (1208-1284) keskin zekâsıyla asrı süslemiÅŸtir.

Yunus Emre (1204-1320) ise 13. asrın ikinci yarısı ile 14. yüzyıla taÅŸan, yalnız devrinin deÄŸil, her zaman ve her yerde kendisini kabul ettiren, edebiyatımızın en büyük ÅŸâirlerinden biridir. Bize yadigâr olarak bıraktığı, dili pek açık ve anlaşılır olan Dîvan’ına bakılırsa, onun, tahsilli, İslâmî ilimlere vâkıf bir Türk derviÅŸi olduÄŸu, pek çok yerleri dolaÅŸtığı kanaatine varılır. Risâletü’n-Nushiyye adlı ikinci eseri öÄŸretici (didaktik) bir mesnevî olup, 573 beyit ihtiva etmektedir. O, en çok, eserlerinde ilahî aÅŸkı, varlık-yoklukla hayat ve ölümü iÅŸlemiÅŸtir. Bilhassa ölüm temasını onun kadar içli ve samimi iÅŸleyen ÅŸâir pek azdır. Yalnız kendisinden sonra bazı Yunuslar ortaya çıkmış ve ÅŸiirleri onlarınkiyle karıştırılmıştır. Bunlar içinde, Âşık Yunus ve DerviÅŸ Yunus baÅŸta gelmektedir.

On üçüncü yüzyılın bir baÅŸka eseri, Åžeyyâd İsâ’nın 343 beyti ihtivâ eden Ahvâl-i Kıyâmet adlı mesnevîsidir. Bütün bunlara ilave olarak Åžeyh Sanan’ı anlatan Åžeyh Abdurrezzak Destanı’nı belirtmek gerekir.

 

 


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 14. Yüzyıl
On dördüncü yüzyılda, on üçüncü asra nispetle eserlerin bir hayli çoÄŸaldığı görülür. Konuda ve türde çeÅŸitlilik artmış, bu yüzyılda artık edebiyatımızda Yunus’tan sonra baÅŸka divanlar da görülmeye baÅŸlamıştır. Bilhassa mesnevî vâdisinde yazılan eserler bu devrin edebî hareketine çeÅŸitlilik kazandırmışlar ve canlılık getirmiÅŸlerdir. Gerçekte bu yüzyıl Klâsik Türk Edebiyatının kuruluÅŸ çağıdır. Dînî-tasavvufî, ahlâkî konular dışında eser veren ÅŸâirler çoÄŸalmış ve din dışı mesnevîler bir hayli fazla yazılmıştır. Manzum aÅŸk ve mâcera hikâyeciliÄŸine yer verilmesi, mesnevî tarzının geliÅŸmesinde büyük rol oynamıştır. Bu fikirden hareket edersek Klâsik Türk Edebiyâtı, dîvânla deÄŸil mesnevîyle baÅŸlamıştır denilebilir. Çünkü pek çok mesnevînin yanında görülen dîvânlar çok azdır. Yunus Emre eserleriyle bu asra da taÅŸmıştır. 1307 yılında yazdığı 562 beyti bulan Risâletü’n-Nushiyye’si asrın ilk mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. Yalnız bâzı mesnevîlerin gazellere yer vermeleri belki dîvânların ortaya çıkmasında bir basamak teÅŸkil etmiÅŸ olabilir. Dînî-destânî mesnevîler edebî ve ilmî mâhiyetteki mesnevîlere nispetle daha fazla görülür. Fakat bâzı mesnevîlerin, baÅŸta HurÅŸidnâme olmak üzere bir siyâset kitabı hüviyetinde oldukları da bir gerçektir.

14. yüzyılda yazılan mesnevîlerin sayısı, ele geçmeyenler hâriç, elli sekizi bulmaktadır.

Bu mesnevîlerden bâzıları beyler adına yazılmıştır. Bunlardan; Kastamonulu Åžâzi’nin Maktel-i Hüseyn’i, Candarlı hükümdarı Celâleddîn Åžah Bayezid’e (ölm. 1385); KemaloÄŸlu İsmâil’in Ferâhnâme’si Mîr Gâzi’ye, Tabiatnâme AydınoÄŸlu Umur Bey'e (1309-1348) sunulmuÅŸtur. Fakat asrın iki büyük mesnevîsi, her ne kadar Germiyan sahasında yazılmışsa da, Osmanlı sarayına intisap eden ÅŸâirler tarafından Osmanlı hükümdârlarına sunulmuÅŸtur. Bunlardan biri ÅžeyhoÄŸlu Mustafa’nın yazdığı HurÅŸidnâme olup, Yıldırım Bayezid Hana sunulmuÅŸtur. DiÄŸeriyse Germiyan beyi Süleyman Åžah adına yazılmaya baÅŸlanmış, fakat Yıldırım Bayezid’in oÄŸlu Emir Süleyman'a (1402-1410) sunulmuÅŸ olan, arkasında büyük bir Osmanlı Târihi’ne de yer veren Ahmedî’nin İskendernâme’sidir. Yine devrin siyâsetnâmeleri arasında mühim mevkii olan ve ÅžeyhoÄŸlu Mustafa tarafından yazılan Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ adlı eser, önceleri Germiyan sonraları Osmanlı sarayında vazife gören PaÅŸa AÄŸa bin Hoca PaÅŸaya sunulmuÅŸtur. Bu eser ihtivâ ettiÄŸi manzûmelere bakılınca kısmen bir tezkire hüviyetine sâhiptir.

Bu yüzyılda Türkçecilik ÅŸuuruyla karşılaşılmaktadır. Åžâirlerin hemen hepsi bu açıdan eserlerini vermeye çalışırlar. Onlar yepyeni bir edebiyat vücuda getirirken asrın Türkçecilik cereyanı içine ister istemez girmiÅŸler ve Türkçe hakkında, eserlerinde, çeÅŸitli görüÅŸlere yer vermiÅŸlerdir. Bu itibarla Anadolu’da bir millî edebiyat çağının açılmasında rol oynamışlar ve millete deÄŸer vererek, kalıcı eserler bırakmayı baÅŸarmışlardır.

Anadolu sahasında olmaları bakımından, siyâsî birliÄŸin yanında ve sonradan Osmanlıların gayretiyle kültürde de saÄŸlanan birlik göz önüne alınınca bu asrın bütün ÅŸair ve müelliflerini, hangi sahada olursa olsunlar, Osmanlı Türk Edebiyatına bir baÅŸlangıç olarak almak gerekecektir. Yukarıda da belirtildiÄŸi gibi 14. yüzyıl eserleri de mesnevî vâdisinde geliÅŸmiÅŸtir. Bu asırda, müellifi ve telif tarihi bilinen, sadece müellifinin belli olduÄŸu ve her ikisinin de ÅŸüpheli olarak kaldığı mesnevîlerin sayısı 58 civârındadır. Buna mukabil dîvan sayısı ona ulaÅŸmaz.

Türkçecilik ÅŸuuruyla eser veren müelliflerin başında, asrın Türkçe âşığı ÅŸâir GülÅŸehrî gelmektedir. KırÅŸehirli olan GülÅŸehrî’nin hayatı hakkındaki bilgiler katî deÄŸildir. Türkçe yazmakla ve eser bırakmakla övünen bu ÅŸair, Feleknâme’sini 1301 (H.701) ve Mantıkuttayr’ını 1317 (H. 717) yılında yazmıştır. KırÅŸehir’de zâviye sâhibi ve müridi oldukça fazla olan bir ÅŸeyhtir. Mantıkuttayr’ını yazdığı zaman yaşı bir hayli ilerlemiÅŸtir. 1317 tarihinden itibaren hayatta olup olmadığı da belli deÄŸildir. Hulvî Mahmud Cemâleddîn 1653 (H. 1064) Lemezât adlı eserinde onu Ahi Evren’in halîfesi olarak göstermiÅŸtir. Mantıkuttayr her ne kadar Feridüddîn-i Attâr’ın eserinden tercüme gibi görünür ve onun ismini taşırsa da GülÅŸehrî eserini aynen tercüme etmemiÅŸ, te’lifî bir yol tutmuÅŸtur. Bunun yanında Mesnevî-i Åžerîf, Kelîle ve Dimne, Kâbusnâme ve Esrârnâme gibi eserlerden aldığı, parçalarla Mantıkuttayr’ı zenginleÅŸtirmiÅŸ ve konusunu geniÅŸletmiÅŸtir. Aruz vezniyle yazılan eserin diÄŸer adı GülÅŸennâme’dir. GülÅŸehrî, eserini Türkçe'nin kudretini ölçmek için yazmıştır. O, hemen her bendin sonunda kendi ismine övünerek yer vermiÅŸ, Türkçe'yi ve dilini de ortaya sürmeyi ihmal etmemiÅŸtir. Buradan da ondaki Türkçe sevgisinin hiçbir ÅŸair ve nâsirle (nesir yazan) kıyaslanmayacak derecede oluÅŸu ve dil sevgisi; sonradan gelecek ÅŸâir ve nâsirlere de sıçramış olabilir. Asrında ve daha sonraki yüzyıllarda Türkçe yazan ÅŸâir ve sanatkârlar, eserlerinde bazı özürlere yer verirken, GülÅŸehrî, Türkçe yazmakla övünmekten kendini alamaz. O,

“Sözü GülÅŸehrî diliyle söylerüz”

derken, Türkçe yazmakta bir çığır açtığını da ihsâs ettirmekte ve kendisinden sonra gelen ÅŸâirlere bir öncü durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belki bir buçuk asır sonra baÅŸlayacak olan Türki-i Basît cereyânının ilk mübeÅŸÅŸirlerinden (müjdecilerinden) olmak ÅŸerefi de GülÅŸehrî’ye âittir.

Mantıkuttayr temsilî bir eserdir. ÇeÅŸili sebeplerle, ekseriyâ Hüdhüd’ün aÄŸzından nasihate yer verdiÄŸi gibi, dînî îkâzlarda da bulunmaktadır. Fakat eser asıl olarak münâzara tarzında olup, akıcılığını ve sürükleyiciliÄŸini bu durumdan almaktadır. Bundan baÅŸka, öÄŸretme açısından tasavvufî merhale ve ıstılâhlar önde gelmekte ve eser tasavvufî tâlimî bir hüviyet kazanmaktadır. Edebiyat târihinin içinde ve asrına göre deÄŸerlendirilince, 15. yüzyılda üstad olarak kabul edilen ve tesiri 17. yüzyıla kadar devam eden GülÅŸehrî’nin Mantıkuttayr’ı baÅŸarılı bir eser olarak karşımıza çıkmakta ve Türkçe'ye yer verdiÄŸi fikir ve iÅŸleyiÅŸ tarzı yönünden de devrinin âbidesi olarak görülmektedir.

GülÅŸehrî’nin, Feleknâme ve Aruz Risalesi adında iki eseri daha vardır. Lâkin bunlar Farsça olarak yazılmıştır. Türkçe olarak 10 civârında gazeline de rastlanmıştır.

Âşık PaÅŸa (1271-1332 H.670-733): 1329-30 (H.730) yılında tamamlanan Garibnâme adlı mesnevîsi, Risâletün-Nushiyye, Mantıkuttayr gibi mesnevîlerden sonra üçüncü fakat hacmi büyük bu eseriyle ve; Türkçecilik fikriyle karşımıza çıkar. Aslen Horasanlı ve nüfûzlu bir âileye mensup olan Âşık PaÅŸanın asıl adı Ali’dir. Baba İlyas’ın torunu ve Baba Muhlis (Muhlis PaÅŸa)in oÄŸludur. 1272 yılında doÄŸmuÅŸ, devrine göre iyi bir tahsil görmüÅŸtür. KırÅŸehir’de yerleÅŸen Âşık PaÅŸa, büyük nüfûzu ve pek çok müridi olan bir ÅŸeyhtir. Eserlerinin dili devrine göre sâdedir. Fakat onun kudret ve ÅŸöhreti, ÅŸâirlik ve sanatından deÄŸil, ÅŸeyhliÄŸinden ileri gelmektedir. Eserlerinde tasavvufa geniÅŸ yer vermiÅŸ ve bu husûsu Sünnî akideye baÄŸlı olarak terennüm etmiÅŸtir. Böylece devrinin sûfî bir ÅŸâiri olarak görülmüÅŸtür. 1330 yılında yazdığı Garibnâmesi 10.312 beyittir ve pekçok nüshası mevcuttur. Eser, fâilâtün fâilâtün fâilün olarak baÅŸtan sona kadar bu vezinle yazılmıştır. Garibnâme on bâb üzre tertip edilmiÅŸtir. Her bâbda bir sayı ele alınmış ve bu on ile son bulmuÅŸtur. Bu bir bakıma, neyin nerede bulunacağını da iÅŸâret etmektir.

Garibnâme gerek ÅŸekil, gerekse muhtevâ bakımından üstün bir eserdir. On babdan ve her on bab da on destandan meydana geldiÄŸi göz önüne alınırsa onlu bir tasnife yer verilmiÅŸtir. O, bunun sebeplerini ayrıca eserinde ele alır. Mantıkuttayr’da olduÄŸu gibi Garibnâme’de de Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tesiri açık olarak görülür. Tasavvufî olmasının yanında dînî ve ahlâkî yanı ağır basan, telkine geniÅŸ yer veren ve öÄŸretmeyi gâye edinen bir eserdir.

Âşık PaÅŸa, bir nevi i’tizâr içinde de olsa, Türkçecilik ÅŸuuru köklü bir ÅŸâirdir. Gerçekte o, devri için ortaya koyduÄŸu eserleriyle Türkçe'ye büyük hizmette bulunmuÅŸ ve Türkçe'nin eksik taraflarını da söylemekten çekinmemiÅŸtir. Her ÅŸeyden önce Âşık PaÅŸada bir dil düÅŸüncesi ve gramer fikrinin olduÄŸunu ve diÄŸer dillerle kıyaslayarak bu fikre ulaÅŸtığını zikretmek gerekir.

Bütün bunlara ilâve olarak; 201 beyti bulan ve “Fakirlik, iftiharımdır” hadîs-i ÅŸerîfini iÅŸleyen Fakrnâme; 33 beyitlik küçük bir mesnevî olan ve zamanı; geçmiÅŸ, hâl ve gelecek olarak üç kısımda ele alan 1333 yılında yazdığı Dâsıtân-ı Vasf-ı Hâl, yine 59 beyitlik küçük bir mesnevî olan Hikâye Risâlesi, Âşık PaÅŸanın diÄŸer küçük mesnevîlerini meydana getirirler. Kimyâ Risâlesi ise onun baÅŸka bir eseridir. Âşık PaÅŸa, sâdece aruzla deÄŸil heceyle de ÅŸiirler yazmıştır. Bunların sayısı yetmiÅŸe ulaÅŸmaktadır. Fakat aruz ve hece karışıktır.

Hoca Mesud ve eserleri: Asrın ortalarında Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa’dî adlı eserleriyle tanınan Hoca Mesud, bu devirde bilhassa mesnevî edebiyatının deÄŸerli simâları arasında yer almıştır. YeÄŸeni İzzeddîn Ahmed’le birlikte 1350 (H.751) yazdığı Süheyl ü Nevbahâr ilk eserini teÅŸkil eder. Eser daha çok manzum aÅŸk ve mâcera hikâyeciliÄŸi içinde yer almaktadır. İlk bin beytini yeÄŸeni İzzeddîn Ahmed, geriye kalan 4661 beyti de Hoca Mesud yazmıştır. Feûlün feûlün feûl vezninde olan eser 5669 beyittir. Eserde, daha sonraki mesnevîlerde sık sık görüleceÄŸi üzere Süheyl ile Nevbahâr’ın aÄŸzından söylenilen gazeller vardır. Bu gazellerin vezni asıl eserin vezniyle aynı deÄŸildir. Konusu Fars edebiyâtından alınan eserin aslına rastlanamamıştır. Eser Yemen hükümdârının oÄŸlu Süheyl ile Çin hükümdârının kızı Nevbahar arasında geçen derin aÅŸkın hikâyesidir. Bu itibârla romantiktir. Bazen didaktik unsurlara yer verilen eserde, gerçeÄŸe uymayan masal unsurları da bulunmaktadır. Fakat bunlar pek fazla olarak eserde yer iÅŸgal etmez ve göze batmazlar. Eserin iÅŸleniÅŸi bu kâbil masal unsurlarını örtmeyi baÅŸarmıştır. Asıl mühim mesele Süheyl ü Nevbahâr’ın saraylara yer vermesi ve idâre sistemini ve tebaayı ele alması, devrine göre bir nevî siyâset tarzını da ortaya koymaktadır. Eser, dili bakımından mühimdir. Kelime hazinesi de zengindir.

Ferhengnâme-i Sa’dî adlı ve 1073 beyitlik eserine gelince; bu eser Åžeyh Sa’dî-i Åžirâzî (ölm. 1292/H.691)nin Bostân adlı kitabının tercümesidir. Eserin Farsça aslı 4184 beyittir. Hem asıl hem de tercüme feûlün feûlün feûlün feûl vezniyledir. Hoca Mesûd bu eseri 1354 (H.755) yılında tamamlamıştır. Eser Süheyl ü Nevbahâr’a nispetle, sanat yönünden sönük kalır. Fakat dil târihi îtibâriyle kıymetini muhâfaza etmektedir.

Konu îtibâriyle nasihat tarafı ağır basar. Bostan’ın bütününün tercümesi olmayan eser, bir nevi seçme tercüme hüviyetindedir. Åžâir müntehabâtında (seçmesinde) eserin asıl tertibine riâyet etmemiÅŸ, yerine göre, hikâyelerin seçiminde takdim tehir de yapmıştır.

Elvân Çelebi: Âşık PaÅŸanın oÄŸlu olan Elvân Çelebi 2084 beyti bulan Menâkıbu’l-Kudsiyye fî-Menâsibi’l-Ünsiyye adlı mesnevîsini 1359 (H.760) yılında yazmıştır. Eser tam bir mesnevî olmakla birlikte, içinde terci-i bend ve kaside tarzında manzumelere de rastlanır. Elvân Çelebi, asrın önde gelen ÅŸâirleri arasındadır. Onun köklü ve kültürlü bir Türk âilesine mensup olması, yetiÅŸmesinde mühim rol oynamıştır. Edebiyatımızda ihtivâ ettiÄŸi manzûmelerle, bir tezkire hüviyeti taşıyan Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ’da da adı geçmektedir. Hayâtı hakkında geniÅŸ ve katî bilgi azdır. Babası ve dedesi gibi devrinde epeyce tanınmış mutasavvıf bir ÅŸâirdir. Cezbe sâhibi ve ulu bir ÅŸeyh olduÄŸu kaynaklarda yer almıştır. Sünnî olan Elvân Çelebi, tasavvuf terbiyesini, babasının halîfeleri arasında yer alan Åžeyhülislâm Fahreddîn’den almıştır. Gerek yaÅŸayışı gerekse ÅŸiiriyle, tesiri 16. yüzyıla kadar sürmüÅŸtür. HatiboÄŸlu ve Muhyiddin Çelebi gibi ÅŸâirler, ona eserlerinde yer vermiÅŸlerdir. Elvân Çelebi yanında Elvân PaÅŸa adıyla da anılan ÅŸâirin ÅŸâirliÄŸi vasattır. Hayâtı Çorum ve KırÅŸehir yörelerinde geçmiÅŸ tekke ve zâviye sâhibi bir sûfîdir. DoÄŸum târihi gibi ölüm târihi de kesin bilinmemektedir. Adından da anlaşılacağı üzere menâkıp türünden bir mesnevî olan eserde; Seyyid Ahmed-i Kebîr-i Rifâî, Baba İlyas-ı Horasanî ve oÄŸulları gibi bâzı zevâta yer vermiÅŸtir.

Asrın diÄŸer bir ÅŸâiri, 1362 yılında yazdığı ve edebiyâtımızda Maktel türünün öncüsü durumunda olan Kastamonulu Åžâzî’dir. Hazret-i Hüseyin’in ÅŸehâdetini konu alan eseri, 3313 beyitlik bir mesnevîdir. Vezni fâilâtün fâilâtün fâilün’dür ve eserde yer yer aynı vezinle yazılmış gazeller de yer almaktadır. Eser on meclisten ibârettir. Hayâtı hakkında fazla bilgi olmayan Kastamonulu Åžâzî’nin bu eseri, Maktel-i Hüseyin nev’inin Türkçe'de ilk örneÄŸi olarak görülmektedir. Hâtime kısmındaki beyitler, onun Mevlevî bir ÅŸâir olduÄŸu fikrini kuvvetlendirmektedir.

Asrın ikinci yarısında görülen diÄŸer bir mesnevî, mevzuunu Kur’ân-ı kerîmden alan ve kendisine gelinceye kadar birkaç defâ baÅŸka ÅŸâirler tarafından iÅŸlenen, hemen hemen aynı adı taşıyan Yusuf ile Zeliha (Kıssa-i Yusuf) mesnevîsidir. Erzurumlu Mustafa Darir bu eserini 1367 (H.768) yılında yazmış ve hazret-i Yusuf’un hayâtını ele almıştır. Erzurumlu Darir bununla da kalmamış derin siyer ve târih bilgisinin verdiÄŸi imkân sâyesinde hazret-i Peygamber’in hayâtını kültür târihimizde, Türkçe olarak 3-4 cilt hâlinde Siyer-i Nebi adıyla yazmış, FütûhuÅŸ-Åžâm Tercümesi; adlı eserinden baÅŸka yine hadis sahasında Yüz Hadîs adında diÄŸer bir eser de bırakmıştır. Dili gâyet açık, akıcı, samîmi ve sohbet havası içinde olan Erzurumlu Mustafa Darir’in, Âzerî sahasında yetiÅŸse bile, Osmanlı Türkçesi'yle eser verdiÄŸini zikretmek gerekir. Aynı yıllarda Meddâh Yûsuf, Varaka ve GülÅŸâh adlı 1559 beyitlik eserini yazmıştır. 1368 (H.918). Eser hazret-i Peygamber devrinde yer alan ve Benî Åžeybe adlı bir kabîlede büyüyüp yetiÅŸen Varaka adlı oÄŸlanla, GülÅŸâh adlı kızın arasında geçen hâdiseleri iÅŸler. Eser romantik, acıklı, belirli bir kısma kadar gerçekçidir. Daha sonra hazret-i Peygamberin mûcizesi karışmaktadır.

1372-73 (H.774) yılında Ümmî Îsâ tarafından yazılan ve 800 beyitten meydana gelen Mihrü Vefâ ile, ondan daha küçük bir mesnevî olan ve 350 beyti bulan İbrâhim’in Dâsitan-ı YiÄŸit 1379 (H. 781) adlı eserlerin zikrinden sonra, asrın büyük mesnevîleri içinde yer alan HurÅŸidnâme (HurÅŸîdü FerahÅŸâd) 1387 (H.789) üzerinde durmak yerinde olacaktır. ÅžeyhoÄŸlu Mustafa 7903 beyit olan bu eserinde Türkçe'nin kudretini ölçmüÅŸ ve dili iÅŸlemiÅŸtir. Eser Germiyan Beyi Süleyman Åžah adına yazılmaya baÅŸlamışsa da Yıldırım Bayezid Hana takdim edilmiÅŸtir. Eser daha çok HurÅŸid ile FerahÅŸad arasında geçen, masal unsurlarına yer veren, aynı zamanda siyâsetnâme cinsinden bir eserdir. Mesnevînin en belirgin yönü beÅŸerî aÅŸkı terennüm etmesidir.

Devrin mesnevî cinsinden bir baÅŸka eseri 1387 (H. 789) yılında KemaloÄŸlu İsmâil tarafından yazılan Ferahnâme’dir. 3030 beyit olan bu mesnevî Mir Gâzî’ye ithaf olunmuÅŸtur. Ahmed’in IÅŸknâmesi (Tuhfenâme) ise 15. asrın en son mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. 1397 (H.800) yılında yazılan eser Kıpçak ÅŸîvesinden aktarılmıştır. 8702 beyittir. Uzun bir aÅŸk hikâyesi durumundadır.

Mevzu çeÅŸitliliÄŸinin ve hayal geniÅŸliÄŸinin verdiÄŸi imkânlar bu yüzyılda irili ufaklı pek çok mesnevînin yazılmasına sebep olmuÅŸtur. Tursun Fakih’in 510 beyitlik Muhammed Hanefî Cengi ile Gazavat-ı Resûlullah gibi 673 beyitlik mesnevîleri gelmektedir. Ayrıca asrın diÄŸer mesnevîleri Hazret-i Hadice Mevlidi; Kirdeci Ali’nin Güvercin Destanı, KesikbaÅŸ ve Ejderha Destanları ile Hikâye-i Delletü’l-Muhtel adlı masal unsurlarına yer veren eserleri vardır. İzzetoÄŸlu’nun Tâvus Mûcizesi, Sadreddîn’in Mûcize-i Muhammed Mustafa’sı ve Destân-ı Geyik adlı eseri aynı tip eserlerdir. Bunlara ilâveten Kayserili Îsâ’nın Dâsitan-ı İbrâhim’inin; ÖmeroÄŸlunun Åžefâatnâme’sinin; Mehmed Yûsuf’un, Dâsitan-ı İblis, Hikâyet-i Kizu Cehûh ve Kadı ile UÄŸru Destanı’nın; Yıldırım devri ÅŸairlerinden Niyâzi-i Kadîm’in Mansûrnâme’sinin, Sule Fakîh’in Yusuf ve Zelîha’sının, Pir Mahmud’un Bahtiyarnâme’sinin ve müellifi bilinen ve bilinmeyen pek çok mesnevînin bu asırda yazıldığı görülmektedir. Bu asırda yazılan mesnevîlerin sayısı, bir hayli fazla olup, bunlar kısmen kurulmakta olan Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatı arasında gerek mevzu gerekse tür itibariyle bir köprü teÅŸkil ederler. Fakat, bunun yanında bir millî benlik ve arayış da devrin eserlerinde görülür. Ayrıca eserlerde mevzûu dîne dayandırma ağır basar. Kaygusuz Abdal ise Halk Edebiyatı içinde tekke tarafında bulunan Yunus Emre’nin uzantısı durumundadır. Ayrıca Dede Korkut Hikâyeleri, önceki asırda teÅŸekkül etmelerine raÄŸmen, bu asırda yazıya geçirilmiÅŸtir.

Osmanlı Türkçesi'nin, Âzerî Türkçesi'yle katî ölçülerle ayrılmadığı, Batı Türkçesi'nin bu merkezî devrinde baÅŸta Kadı Burhâneddin olmak üzere, sonradan Âzerî Edebiyatı içinde yer alacak olan diÄŸer ÅŸâirleri ve eserlerini de zikretmek bu yüzyılın umûmî karakteri bakımından gereklidir. Bunlar arasında hakkında yukarıda yer ayırdığımız Erzurumlu Mustafa Darîr, Osmanlı sahasına yakınlık yönünden diÄŸerlerinden ayrılır. Asrın bir baÅŸka ÅŸâiri dîvân sâhibi Nesîmî bulunmaktadır. O, dîvânında, heyecanlı ve ateÅŸli bir edâya, sanatlı ve âhenkli bir söyleyiÅŸe yer vermiÅŸtir. Gazellerinden baÅŸka Tuyuglar da yazmıştır.


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 15. Yüzyıl
Osmanlı Edebiyatı, On dördüncü asırda geliÅŸmiÅŸ ve temelini atmış bir edebiyattır. ÇeÅŸitli kültür merkezlerinde de olsa, teÅŸekkülü 15. yüzyıla bir geniÅŸ ufuk verebilmiÅŸtir. Bu asrın hemen başında Ankara Savaşı (1402) gibi bir hâdisenin bulunması, Anadolu siyasî birliÄŸinin kurulmasını geciktirdiÄŸi gibi, kültürdeki dağınıklığın da devam etmesine sebep olmuÅŸtur. Böyle olmasına raÄŸmen, ekseri zamanlarını Frenklere ayırmış bir beyliÄŸin, bu yönüyle diÄŸer beyliklerden apayrı bir tarafının bulunması ve gazâ aÅŸkının ötekilere galebe çalması ve Müslüman Anadolu TürklüÄŸünün kalbinin, Osmanlı BeyliÄŸi'nin merkezine meylini temin etmiÅŸtir. Çünkü beylikler arasındaki kavgalar boÅŸ ve manâsızdır. Fakat Osmanlı BeyliÄŸi'nin mücadelesi, bunlardan uzak olup, onlarınkine benzememektedir. Sultan Alâeddin de onları bu gâyeyle birleÅŸtirmiÅŸtir. Zaten Germiyan BeyliÄŸi gibi beyliklerin, her ne halde bulunursa bulunsun, Osmanlıya tâbiiyeti, diÄŸer beyliklerin de birliÄŸe yönelmesinde örnek teÅŸkil etmiÅŸtir. Bu bakımdan, daha önce ÅžeyhoÄŸlu Mustafa’da görülen hususlar, baÅŸta Ahmedî olmak üzere, Germiyan’da yetiÅŸen diÄŸer ÅŸairlerde de görülmüÅŸtür. Geçen asra nispetle 15. yüzyılın farkı, edebiyatta mesnevî türünün devam etmesinin yanında, nesir eserlerin ve dîvânların fazlalaÅŸması, millîliÄŸe önem verilerek tarih ÅŸuurunun açığa çıkması ve Osmanlı tarihinin yazılmaya baÅŸlamasıdır.

Daha asrın hemen başında Germiyanlı Ahmedî (ölm. 1412-13/H.815), 1390 (H.792) yılında yazmış olduÄŸu İskendernâme adlı 8760 beyitlik eserini, Yıldırım Bayezid’in büyük oÄŸlu Emir Süleyman’a (1402-1410) sunmuÅŸtur. Åžair, mevzuunu Nizâmî’den almış, İskender’in hayatına yer vermiÅŸtir. Altı bölümden meydana gelen eserin son bölümü, Osmanlı Melikleri Sülâlesinin tarihini teÅŸkil etmektedir. Nihad Sami Banarlı tarafından 1939 yılında, Dâsitân-ı Tevârih-i Âl-i Osman ve CemÅŸid ü HurÅŸîd Mesnevîsi adıyla yayınlanan eser, Osmanlı tarihini manzum olarak vermektedir. Eserin tamamı, siyasetnâmeye yakın olup, ansiklopediktir. Ahmedî, bu eserinden baÅŸka, 15. asra dîvân ile giren ÅŸâirlerin başında gelmektedir. Onun CemÅŸid ü HurÅŸid adlı mesnevîsi de Çelebi Sultan Mehmed’e sunulmuÅŸ olup, 4800 beyittir. Bu eser ise daha çok aynı asırda yazılan Tutmacı’nın Gül u Husrev’i gibi aÅŸk mevzuunu iÅŸleyen bir eserdir. Zaten bu asırda, 14. yüzyılda olduÄŸu gibi dinî mesnevîler ağırlık kazanır. Bunların başında yine Ahmedî’nin ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gelmektedir. Didaktik ve nasihatnâme türünden eserler, bu asırda da görülmektedir. Ayrıca tasavvufî eserler de mevcuttur.

Sultan İkinci Murad Han'ın saltanatına kadar, mesnevî vâdisinde verilen eserlerin yirminin üstünde olduÄŸunu söylemek gerekir. Bunlar içerisinde hemen hepsinin; gerek mevzu, gerekse konuyu iÅŸlemeleri yönüyle, ayrı ayrı kıymetlerinin olduÄŸunu belirtmek yerinde olur. Fakat gerek asrında, gerekse bütün bir Osmanlı Türk Edebiyatında varlığını sürdürecek ve günümüze kadar Türk milleti tarafından tutulacak olan eserlerin başında, Süleyman Çelebi’nin 1410 yılında tamamladığı ve Bursa’da yazdığı Mevlid’i (Vesiletü’n-Necat) gelmektedir. Mevzuda çeÅŸitlilik itibariyle Yazıcı Sâlih’in Åžemsiyye’si, Ahmedî’nin Tervihü’l-Ervâh’ı, zikredilmesi gereken eserlerdir. Asrı, eserleriyle süsleyen ÅŸâirler içinde yer alanlardan birisi de Ahmed-i Dâî’dir. Onun Çengnâmesi, Tıbba dâir yazdığı Tervîhü’l-Ervâh’ı, Emir Süleyman’a sunulan eserlerdir. Ayrıca Viysü Râmin adlı eserini padiÅŸahın emri üzerine tercümeye baÅŸlamışsa da ömrü vefa etmemiÅŸtir. Camasbnâme Tercümesi ile Vasiyet-i NuÅŸirevân ve Mansûrnâme onun diÄŸer eserleridir. Türkçe, müretteb olmayan (düzenlenmemiÅŸ) Dîvân’ı da mevcuttur. Farsça dîvânı ile eserlerinin sayısı 10’u bulmaktadır. Bunlardan Cinân-ı Cenân, Miftâhü’l-Cenne, Sırâcü’l-Kulûb ve Tıbb-ı Nebevî Tercümesi mensurdur.

Sultan İkinci Murad Han, bu asrın ikinci çeyreÄŸinde ilim ve kültür hayatına büyük bir canlılık getirmiÅŸtir. Sanata, ilme ve fenne düÅŸkünlüÄŸü, ÅŸâirliÄŸi, ilim adamlarına verdiÄŸi kıymet sâyesinde artık Osmanlı Sarayı, Türk ve İslâm dünyasının merkezi olma yolundadır. KuruluÅŸundan beri devletin hayatında görülen kültür faaliyeti, ancak onun zamanında ÅŸahsiyetini bulmuÅŸ ve pekçok eserin, millî açıdan yazılmasına ve tercüme edilmesine sebep olmuÅŸtur. Osmanlının önde gelen iki büyük kültür padiÅŸahından birincisi olmak ÅŸerefi ona âittir. Gerçekten devrinde yazdırdığı eserler ve Türkçe'ye olan düÅŸkünlüÄŸü, konuları âlim ve ÅŸâirlere dağıtması, hattâ tetkikiyle, Sultan İkinci Murad Hanın Türk kültür târihi içinde müstesna yeri vardır. Bu bakımdan devrinin âlim ve ÅŸâirleri, eser te’lif ve tercümesinde bir nevi yarış içine düÅŸmüÅŸler, Sultan adına; manzum ve mensur olarak, pekçok eserin ortaya konulmasına ve Osmanlı edebiyatının geliÅŸip serpilmesine sebep olmuÅŸlardır.

Ebü’l-Hayr lakabını alan bu kültür padiÅŸahı, bütün anlatılanların üstündedir. Onun üstünlüÄŸü, oÄŸlu Mehmed’e olan öÄŸütlerinde ve Vasiyetnâmesinde de açıkça görülür. Fakat o, her ÅŸeyden önce dindar bir padiÅŸahtır, muvaffakiyeti, hattâ iki defa tahtı oÄŸluna bırakması da ona baÄŸlıdır.

Devrinde Osmanlı sarayı, ilmin ve sanatın merkezi olmuÅŸtur. Onun etrafında Hacı Bayram-ı Velî, Emîr Buhârî gibi devri ahlâkî yönden dirilten ve cemiyetin terbiyesini üstlenen büyükler; Molla Gürânî, Alâeddîn-i Tûsî, Åžerâfeddîn-i Kırımî, Kırımlı Seydî Ahmed, Alâeddîn-i Semerkandî, Acem Sinan, Alâeddîn Ali Arabî, Fahreddîn-i Acemî ve Seydi Ali Acemî gibi Arabistan’dan, Türkistan’dan ve Kırım’dan gelmiÅŸ âlimler bulunmaktadır. Bunların çoÄŸu, bilhassa Seyyid Åžerif Cürcânî ve Teftazânî’nin talebeleri olmuÅŸlardır.

Bunlara ilâveten, tarîkat ehli olan bu dirayetli padiÅŸahın devrinde, baÅŸta Bayramîlik olmak üzere Zeynîlik ve MevlevîliÄŸin sarayda yer tutması da zikredilebilir. Bu açıdan bakılınca, o, Mesnevî’nin ilk tercüme ve ÅŸerhini yaptırdığından, adına izafeten Mesnevî-i Murâdiyye lakabı ile anılmaktadır. Gerçekten Sultan İkinci Murad Han zamanı, Türk Milletinin içtimaî hayatında Hacı Bayrâm-ı Velî, AkÅŸemseddin, EÅŸrefoÄŸlu Rûmî gibi büyük sûfilerin bulunduÄŸu, tasavvufa temayülün fazlalaÅŸtığı, Zeyniyye ve Mevleviyye tarikatlarının, yüksek mahfillerde raÄŸbet gördüÄŸü ve BayramîliÄŸin çok yayıldığı bir devirdir.

Tezkirelerin kaydettiÄŸine göre, Osmanlı padiÅŸahları içinde, ilk ÅŸiir söyleyen de İkinci Murad Handır. Zamanında Türk siyasî birliÄŸinin kurulmaya baÅŸlamasıyla, kültür ve sanat faaliyetleri de artık, Osmanlı sarayına taşınmıştır. Bu itibarla Sultan İkinci Murad Han adına pekçok manzum ve mensur eser yazılıp, ithaf edilmiÅŸtir. Devrinde yazılan mesnevîler, konu itibariyle daha ziyade dinî tasavvufî, aÅŸk ve macera, tarihî-hamasî, ahlâkî ve dinî, destanımsı-efsânevî, nasihatâmiz (öÄŸüt verici), ansiklopedik ve mizahîdirler. Bunlar, sırasıyla Balıkesirli DevletoÄŸlu Yusuf tarafından 1424-25 (H.827) yılında yazılan ve bir ilmihâl olan 6960 beyitlik Kitâbü’l-Beyân’dır. Eser, dinî tâbir, terim ve deyim bakımından zenginlik gösterir. Vikâye Tercümesi olarak da anılır.

İkinci olarak, Muhammed HatiboÄŸlu’nun 1425 (H.829) yılında yazdığı, yüz hadis ve yüz hikâyeyi ihtiva eden 6092 beyitlik Ferahnâmesi gelmektedir. Eser dinî, didaktiktir. Tercüme olup, aslı Arapça'dır. Açık bir dile sahip olan eser, ayrıca hem KaramanoÄŸlu İbrahim Bey'e hem de İsfendiyar bin Bayezid’e sunulmuÅŸtur.

GülÅŸen-i Râz, devrin bir baÅŸka eseridir. Åžeyh Elvân-ı Åžirâzî tarafından 1425-26 (H.829) yılında telif edilmiÅŸ olup, 2854 beyittir. Mürettep bir eserdir. Mevzu olarak Mahmûd-ı Åžebüsterî’den alınmıştır.

Ansiklopedik bir eser olan ve elli bir bâbı ihtiva eden Murâdnâme’ye gelince; 10410 beyittir. 1427 (H.830) yılında tamamlanan bu eser, devrin önde gelen hacimli eserleri arasında yer alır ve dil itibariyle sâdelik gösterir.

Hüsrev ü Åžîrin, 7053 beyit olup, devrin büyük ÅŸairi Hacı Bayrâm-ı Velî’nin mürîdi ve Seyyid Åžerîf Cürcânî’nin ders arkadaşı, ÅŸöhreti 19. asra kadar devam etmiÅŸ olan, Åžeyhî mahlasını kullanan, meÅŸhur tabip Yusuf Sinâneddin tarafından yazılmıştır. Yalnız sondan 109 beyitlik kısmı, yeÄŸeni Cemalî, tarafından yazılmıştır. Åžeyhî, eserin mevzuunu, Nizâmî’nin aynı ismi taşıyan mesnevîsinden almıştır. Eserde yer yer gazeller de görülmektedir. Hissî bir aÅŸk hikâyesi ÅŸeklinde olan eserde, zaman zaman nasihat ve tasavvufî bahisler de görülür.

Åžeyhî’nin mesnevî edebiyatı içinde yer alan bir baÅŸka eseri, 126 beyitlik Harnâme’sidir. Osmanlı Edebiyatı içinde ilk defa görülen mizaha ve hicve yer veren Harnâme, Türk mizah ve hiciv edebiyatının gerçek bir ÅŸaheseri olarak deÄŸerlendirilmiÅŸtir. İlhamını Arapça bir atasözünden alan Åžeyhî, eserinde tabiî ve canlı bir dil kullanmıştır, içtimaî meseleleri iÅŸlemiÅŸtir. Onun Neynâme ve Hâbnâme adlı iki mesnevîsinden söz edilirse de, henüz ele geçmemiÅŸtir.

Åžeyhî, yalnız mesnevî sahasında kalmaz. Dîvân’ı ile de gazel vâdisinde en güzel eserini verir. Zaten gazellerindeki incelik, mazmunları iÅŸleme ve tasavvufa yer vermesi, Türk Edebiyatı içinde ona müstesnâ bir mevki kazandırmıştır.


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 16. Yüzyıl
On altıncı yüzyılda Kânûnî Sultan Süleyman’a Câmelnâme ÅŸeklinde tercüme ve takdim edilen; Abdi Mûsâ tarafından 1429-30 (H.833) yılında yazılan Camasbnâme, İkinci Murad devrinin bir baÅŸka mesnevîsidir. 5122 beyit olan eser, daha çok, bir masal kitabıdır. Fakat eserde Danyal peygamberin hayatı ile ilgili bir kısım da vardır.

1436 (H.839) yılında yazılan Mesnevî-i Murâdiyye’ye gelince eser, hayatı hakkında bilgi bulunmayan Mevlevî ÅŸâir Muinüddîn bin Mustafa tarafından yazılmıştır. Mesnevî-i Murâdiyye, devrin en hacimli eseri olup, hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin birinci defterinin tercüme ve ÅŸerhidir. Yalnız eserde, 152 adet gazel bulunmaktadır. Bunlardan birkaçı Farsça'dır. Eser, daha çok padiÅŸah İkinci Murad Hanın iÅŸaretiyle yazılmıştır ve iki ciltten müteÅŸekkildir.

Sînâme: 1310 beyte yer veren bu eser Hümâmî’nindir. 1436 yılında tamamlanmıştır. MürÅŸidü’l Ubbâd veya MürÅŸidü’l-Ibâd, Ârif tarafından yazılmıştır (1438). 20411 beyittir. Bu mesnevî, dört bölümden ibarettir. Tasavvufî ve öÄŸretici olan eserin dili sâde, fakat sanat yönü tesirli deÄŸildir. Aynı yıllarda yazılan Nüsha-i Âlem ve Åžerhü’l-Âdem adlı eser 369 beyit olup, Ârif’in küçük bir mesnevîsidir. Yine aynı tarihlerde Muhammed bin Selmân, Mevlidini yazmıştır. 800 beyitten fazla olan eser Erzurumlu Mustafa Darir’in eserini de sayarsak bu türde Türkçe'de dördüncü olarak görülmektedir. Ârif’in, Peygamberimizin mîrâcını konu alarak yazdığı Mîrâcnâme’si ise 2000 beyte yakın bir eserdir. Yine onun 1402 beyitlik Vefatü’n-Nebi adlı mesnevîsini zikretmek yerinde olur. GörüldüÄŸü gibi o, üç eserinde de Peygamberimizin hayatını iÅŸlemiÅŸtir. İsimsiz bir mesnevîsinin olduÄŸunu da zikretmek gerekir.

İkinci Murad Han devrinin hacim itibariyle önde gelen mesnevîlerinden biri de 12239 beyit olan Âşık Ahmed’in yazdığı Câmiü’l-Ahbâr adlı eseridir. 20 babdan meydana gelen eser, hikâyelere yer verir. Dili, devrine göre açıktır. GülÅŸen-i UÅŸÅŸâk (Hümâ vü Hümâyûn) orta hacimde bir mesnevîdir 1446 (H.850) yılında telif edilmiÅŸ olup, 4559 beyitten meydana gelmiÅŸtir. Mevzuu, Arap diyarında, çocuÄŸu olmayan MenuÅŸeng adlı bir padiÅŸahtır. Eser Åžeyhî’nin yeÄŸeni Cemâlî tarafından yazılmıştır. Fatih Sultan Mehmed ve İkinci Bayezid Han zamanlarını da idrak eden Cemâlî’nin, ele geçmemiÅŸ Yusuf ile Zeliha ve Miftâhü’l Ferec adlı mesnevilerini de zikretmek yerinde olur. Onun baÅŸka risalelerinin bulunduÄŸu da bilinmektedir. Cemâlî’nin eserlerinde sanat yönü ağır basar.

Sultan İkinci Murad zamanında yazılan ve mevzu bakımından dikkat çeken yegâne eser, Gelibolulu Zaifî tarafından yazılan ve padiÅŸahın savaÅŸlarına yer veren Gazavât-ı Sultan Murâd ibni Muhammed Han adlı eserdir. 1446-51 (H.850-5) yılları arasında yazılan eser, tarihî ve edebî olup, gazavât nevindendir ve 2566 beyittir.

Gerek halk arasındaki yeri, gerekse edebî eser olarak deÄŸeri göz önüne alınınca devrin önde gelen bir baÅŸka eseri YazıcıoÄŸlu Muhammed bin Sâlih bin Süleyman’ın 1449 (H.855) yılında yazdığı 9008 beyit ihtiva eden Muhammediyye’sidir. Bunlara ilâve olarak, Ahmed Hayâlî’nin Ravzat-ül-Envâr ve Tarîkatnâmesi’ni zikretmek gerekir.

Mensûr eser olarak İkinci Murad Han zamanında yazılan eserlerin başında İrÅŸâdü’l-Mürîd ile’l-Murâd gelmektedir. Kasım bin Muhammed Karahisarî tarafından Farsça'dan tercüme edilmiÅŸtir. Kemâleddîn bin Îsâ ed-Dümeyrî’nin, Hayâtü’l-Hayevân’ı, Gülistân’ın ManyasoÄŸlu tarafından aynı adla yapılan tercümesi, Mahmur bin Muhammed Åžirvânî’nin Tuhfe-i Murâdî’si, Mercimek Ahmed’in Kâbusnâme Tercümesi, YazıcıoÄŸlu’nun Târih-i Âl-i Selçûk’u, Hızır bin Celâleddîn’in İbni Kesir Târihi Tercümesi, Mahmud bin Kâdı Manyas’ın A’cebü’l-U’cab’ı, Ârif Ali Molla’nın DâniÅŸmendnâme’si, Mustafa bin Seyyid’in Cevâhirnâme-i Sultan Murâdî’si, Ahmed-i Dâî’nin Tezkiretü’l-Evliyâ Tercümesi, Mehmed bin Abdullatif’in Bahrü’l-Hikem’i, Hızır bin Abdullah’ın Kitâbü’l-Edvâr’ı, Mukbilzâde Mü’min’in Zahîre-i Murâdiyyesi ile Miftâhü’n-Nûr ve Hazaini’s-Sürûr’u zikredilmesi gereken eserlerdir. Aslında bu devirdeki mensûr eserler, bunlarla da kalmaz. Mûsâ bin Mesûd’un eseri Kırk Vezir Hikâyesi, Firdevsî’nin Åžehnâme Tercümesi bunlara ilâve edilmelidir. Yine bu devre kadar olan ÅŸâirlerden toplama bir mecmua olan, daha çok gazellere yer veren Ömer bin Mezîd’in Mecmûâtü’n-Nezâir’i, Sultan İkinci Murad Hana adanmıştır. Böylece bu padiÅŸah zamanında tezkireciliÄŸin nüvesi teÅŸekkül etmiÅŸtir.

Osmanlı Devleti'nde ÅŸiir, ilk önceleri gazel tarzının azlığına raÄŸmen Mesnevî sahasında kendini gösterir. Buna raÄŸmen Osmanlı edebiyatı, divan edebiyatı gibi bir isimle anılmakta ve sadece dar bir çerçeveye sıkıştırılmak istenmektedir. Bu bir bakıma hemen her sahada eser vermiÅŸ bir milletin, divan kelimesini öne sürerek, kabiliyetini ve gayretlerini ve kültür faaliyetlerini de inkâra yönelmekten baÅŸka bir ÅŸey olamaz. On beÅŸinci yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, beyliklerde yazılan eserler de dahil, mesnevîlerin sayısı yüze yaklaşırken, dîvânların sayısı ona çıkmaz. Bir baÅŸka husus, gerek Araplarda gerekse Farslarda divan ÅŸâiri olan ve divanı bulunan pek fazla ÅŸâir vardır. Fakat onlar, edebiyatlarının sınırını, "divan" kelimesiyle daraltmazlar. Aynı durum, Türk edebiyatı için de düÅŸünülünce DoÄŸu (ÇaÄŸatay) Türkçesi'yle yazılan pekçok divanla karşılaşırız. Fakat bizde divan edebiyatı denince, yalnız Osmanlı edebiyatı akla gelmektedir. Kısacası, Osmanlı edebiyatı, bir mesnevî edebiyatı olarak baÅŸlamıştır.

Akla gelen diÄŸer bir husus, gazel türünün mesnevîye göre kısa bir ÅŸiir ÅŸekli oluÅŸu, mevzu bakımından geniÅŸ tutulmayışı, daha sonra, baÅŸta padiÅŸahlar ve ÅŸehzadeler olmak üzere sarayda yer tutması, divanlara olan raÄŸbeti arttırmış olmalıdır. Bu yönden ele alınınca, sarayda okunan ve yazılan eserlerin başında divanlar gelmektedir. Fakat bütün bir edebiyata Divan Edebiyatı olarak ad vermek, en azından, diÄŸer kültür eserlerini mühimsememek olur.

1404 (H.806) yılında Amasya’da doÄŸan, Osmanlı padiÅŸahlarının altıncısı olan bu kudretli padiÅŸah, ilim ve kültür hayatı yanında, batıda Venedik, Eflak, Bizans, Arnavut, Sırp, Macar, Bohemya, Polon, Hırvat ve Alman milletleriyle, doÄŸuda ise baÅŸta Karaman BeyliÄŸi olmak üzere Anadolu’da yer alan irili ufaklı beylerle mücadele hâlindedir. Zamanındaki fetihler, daha çok batıda gerçekleÅŸmiÅŸ olmasına raÄŸmen, bilhassa saltanatının ilk yıllarında Bizans’ın iç karışıklıklara verdiÄŸi sebebiyet de vardır. Fakat Sultan Murad, doÄŸruluÄŸu, hâlis niyeti, fazlı ve merhameti, cesareti, azim ve tedbiri ve bilhassa ahde vefası sayesinde bütün bunların üstünden gelmesini baÅŸarmış, batıda kazandığı zaferlere ilâve olarak doÄŸuda Anadolu Türk BirliÄŸinin kurulmasına gayret etmiÅŸtir. DoÄŸudaki birliÄŸin kurulmasından sonra bilhassa Osmanlı Devleti aleyhine, batılılarla iÅŸbirliÄŸi yapma gayretleri, Åžiî olan İran’a düÅŸecektir. Yukarıda yer verdiÄŸimiz hususiyetleri yanında Sultan II. Murad Han'ın, âlimleri himayesi, sanata düÅŸkünlüÄŸü ve edebiyata deÄŸer vermesi, bunun neticesinde ilim ve sanat adamlarıyla olan meclisleri bırakmaması da vardır. Tarihler onun adaletini, hükümdarlığını, cesaret ve cömertliÄŸini zikretmeden geçememiÅŸlerdir. Yazılan ÅŸiirlerde, mübalaÄŸalı bir ÅŸekilde padiÅŸahları övmek varitse de, bu husus, Sultan İkinci Murad Han için yapılmışsa, gerçeÄŸin anlatılmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

Sultan İkinci Murad Hanın, Murâdî mahlasıyla ÅŸiir söyleyen ilk Osmanlı padiÅŸahı olduÄŸu bilinmektedir. Artık, Osmanlı sarayında, oÄŸlu İkinci Mehmed de divanda görülecektir. Avnî mahlası ile ÅŸiirler yazan, küçük de olsa bir divana sahip olan Fatih Sultan Mehmed’in iki oÄŸlu, Cem Sultan ve İkinci Bayezid Han, bu yüzyılın ikinci yarısında sarayın yetiÅŸtirdiÄŸi ÅŸâirler olarak bilinir. Bilhassa asrın sonuna doÄŸru Cem Sultan ve Bayezid-i Velî, ÅŸiire kendilerini de katarlar. Cem Sultan ÅŸiirlerinde Cem mahlasını, İkinci Bayezid de Adlî’yi kullanır. Yalnız, Cem Sultan’ın bunlardan ayrı bir tarafı, onun edebiyatımıza CemÅŸid ü HurÅŸid adlı bir mesnevî bırakmış olmasıdır. On altıncı asırda bu halka daha da geniÅŸlemektedir.

On beÅŸinci yüzyılın sarayda kudretli ÅŸâiri Åžeyhî’dir. Ancak İkinci Murad Han'dan sonra Åžeyhî, yerini Ahmed PaÅŸa'ya bırakacaktır. Fatih zamanında, Osmanlı Türkçesi'nin en güzel sesini aksettiren Ahmed PaÅŸa, haklı olarak Sultânü’ÅŸ-Åžuâra (Åžâirlerin Sultanı) unvanını da almıştır. İnce, zarif, nüktedan, keskin zekâlı ve hazırcevap bir ÅŸâir olan Ahmed PaÅŸa, Fatih’in sohbet arkadaşıydı. Onun Osmanlı Hanedanına karşı, riyadan uzak, samimi ve ciddî bir baÄŸlılığının bulunması, en güzel gazellerini İkinci Mehmed’e sunmaya sebep olmuÅŸtur. PadiÅŸahla hocası ÅŸâir arasında, ayrıca ÅŸiire dayalı yârenlikler onun bir baÅŸka cephesini aksettirmiÅŸtir. Onunla Osmanlı edebiyatına “nazîrecilik” de girmiÅŸtir. Yine “tarih düÅŸürme” sanatı, onda mühim bir yer tutar.

Bu devirde Saraya yakın, tesirli üçüncü ÅŸâir Necâtî’dir. Ahmed PaÅŸanın Åžâirler Sultanı diye anıldığı zamanlarda, Necâtî’nin ÅŸiirleri onun meclisine kadar ulaÅŸmış ve dikkatini çekmiÅŸtir. Bilhassa Necâti’nin döne döne redifli gazeli bu câzibeyi temin etmiÅŸtir. Necâtî, mühtedî bir ÅŸâir olarak tanınmasına raÄŸmen, Türkçe'yi en güzel kullanan ÅŸâirlerin başında gelir. Onun içindir ki, sesi asırlara hâkim olacak ve tesiri devam edecektir. ÇeÅŸitli devlet hizmetinde bulunan Necâtî, 1509 yılında Vefâ’da vefat etmiÅŸtir. Åžiirlerinde en çok Türkçe kelimelere yer vermiÅŸ, mecbur kalmadıkça yabancı asıllı kelimeler kullanmamıştır. Åžâir bu yönüyle Türkçecilik cereyanı içinde müstesna bir mevkie sahiptir. 650 gazeli ihtiva eden bir Dîvân bırakmıştır. Åžiirlerine, devrinde ve daha sonraki zamanlarda nazîreler söylenmiÅŸtir.

Hümâmî, Atâyî, Sâfî, Cemâlî, Adnî, NiÅŸânî, Melihî, Sâdi-i Cem, Mesihî ve Aydınlı Visâlî devrin diÄŸer ÅŸâirleri olarak bilinirler.

Divanların çoÄŸalmasına karşılık Mesnevî Edebiyatı da varlığını bir hayli gösterir. Bunların başında hamse sahibi AkÅŸemseddînzâde Hamdullah Hamdi gelmektedir. Yusuf ile Zeliha, Kıyâfetnâme, Tuhfetü’l-UÅŸÅŸâk, Leylâ vü Mecnun ve Mevlid adlı eserleri hamsesini meydana getiren mesnevîlerdir. O bilhassa Yusuf ile Zeliha adlı mesnevîsiyle ÅŸöhret bulmuÅŸtur. 1503 yılında vefat etmiÅŸtir. Tâcizâde Câfer Çelebi (ölm. 1515), asrın bir baÅŸka mesnevî ÅŸâiridir. Hevesnâme’si, İstanbul’u anlatan bir mesnevîdir. Ayrıca Dîvân’ı da vardır.

Asrın diÄŸer bir mesnevî ÅŸâiri de Edirneli olan ve Revânî diye anılan İlyas Åžücâ Çelebi’dir. İkinci Bayezid Han ile Yavuz Sultan Selim Hanın iltifatlarına mazhar olmuÅŸtur. Dîvân’ından BaÅŸka İşretnâme adlı bir mesnevîsi de vardır. Åžiirlerinde mahallî renklere tesadüf edilen Revânî’nin İşretnâmesi ile Osmanlı Edebiyatında yeni bir konu iÅŸlenmiÅŸtir. Zaten 16. asra girerken, konulardaki çeÅŸitlilik daha da geniÅŸleyecek ve Osmanlı Türk Edebiyatı pek fazla bir gerçekçiliÄŸin içinde olacaktır. Tâcizâde de yukarıda bahsedilen eseriyle ÅŸehirlere açılmış ve İstanbul’u anlatmıştır. Bu arada yine Hikâyet-i Åžirînü Perviz-Rivâyet-i Gulgûnü Åžebdîz adlı mesnevîsini Yavuz Sultan Selim Hana sunan Âhî’yi zikredebiliriz. Fakat asrın büyük mesnevî yazarları Lamiî Çelebi ile TaÅŸlıcalı Yahya Beydir.

İkinci Murad Han devrinde yazılan ve mensûr olan eserlerden baÅŸka 15. yüzyılda bu sahada en güzel eseri Sinan PaÅŸa (1440-1486) vermiÅŸtir. 1476 yılında Fatih Sultan Mehmed Han tarafından sadrazamlığa getirilen Sinan PaÅŸa, Tazarrunâme’si ile haklı bir ÅŸöhret kazanmış ve bu sahadaki tesirleri Yakub Kadri’ye kadar devam etmiÅŸtir. Åžeyh Vefâ Konevî’ye intisâb eden Sinan PaÅŸanın Tazarrunâme’sinden baÅŸka yine nesir sahasında Maârifnâme ve Tezkiretü’l-Evliyâ adlı iki eseri daha bulunmaktadır. Hâsılı o, ortaya koyduÄŸu eserleriyle devrine damgasını vurmuÅŸ ve tesiri Cumhuriyet dönemini de içine almıştır. Onun Tazarrunâme’si büyük, samimî bir münâcat, Maârifnâmesi ahlâk kitabıdır. Tezkiretü’l-Evliyâ’sı ise velilerin hayatı ve menkıbelerine ayrılmıştır. Yine 1453 yılında yazılan ahlâk kitaplarından birisi de Ali bin Hüseyin’in Tâcü’l-Edeb adlı eseridir.

Bu devirde yazılan tarih kitapları da, Enverî’nin AydınoÄŸulları Târihine yer verdiÄŸi ve 1469 yılında veziriâzam Mahmud PaÅŸa'ya sunduÄŸu manzûm Düstûrnâme’si bir tarafa bırakılırsa, mensûr saha içinde görülür. Bunların başında Tursun Beyin Târih-i Ebü’l-Feth’i gelmektedir. İstanbul’un fethine katılan Tursun Bey, tarihini 1442-1488 yıllarına âit 46 yıllık vakalara ayırmıştır. Beyâtî’nin, Câm-ı Cemâyîn adlı eseri bu cinsten bir baÅŸka eserdir. Bunlardan baÅŸka Âşık PaÅŸanın torunu olan DerviÅŸ Ahmed Âşıkî’nin ve Oruç Beyin, YazıcıoÄŸlu’nun, NeÅŸrî’nin, Sarıca Kemâl’in eserlerini zikretmek yerinde olur.

İkinci Bayezid devrinde ise Süleymannâme adlı büyük eseriyle Firdevsî-i Tavîl, Kıvâmî’nin yine İkinci Bayezid Han devrinde yazdığı Fetihnâme-i Sultan Mehmed adlı eseri canlı müÅŸâhedelerle ortaya konulmuÅŸ bir baÅŸka eserdir. Fakat daha ziyade ÅŸiirle yazılmış olup, İstanbul’un fethini anlatır.

On beÅŸinci yüzyılda Halk Edebiyatı olarak Osmanlı edebiyatında İkinci Murad Han zamanında Hacı Bayram-ı Velî ile baÅŸlayan bir ekol, daha ziyade tekke içi olarak devam etmiÅŸtir. Onun takipçileri, daha çok AkÅŸemseddin hazretleri (1389-1459) ve EÅŸrefoÄŸlu Rûmî'dir (1353-1469). AkÅŸemseddin hazretlerinin İstanbul’un fethindeki hizmetleri, her türlü takdirin üstündedir. EÅŸrefoÄŸlu Rûmî’ye gelince, bir Dîvân ile Müzekkinnüfûs adlı meÅŸhur dînî tasavvufî eserini yâdigâr bırakmıştır. Yine Karamanlı ÅŸâir Kemâl Ümmî de, ilâhileriyle tekke ÅŸiiri içinde kalmış ve ünü diÄŸer Türk illerine de yayılmıştır.

Din dışı mevzularda ise, Osmanlı destanları bir destan havası içinde, efsanevî Osmanlı tarihini iÅŸleyerek halk edebiyatı sahasında yeni bir çığır açarlar. BilindiÄŸi üzere Türk Milleti, destan yönünden büyük eserleri olan bir millettir. Ancak, bunların bazıları tam olarak ele geçmemiÅŸtir.

On altıncı yüzyılda Sultan İkinci Bayezid-i Velî de dahil edilirse, bütün bir asır, ÅŸâir padiÅŸahlarla doludur. Hattâ bu durum, taÅŸrada ÅŸehzâde mahfillerine kadar taÅŸtığı gibi, ÅŸiirlerinin bir kısmını Osmanlı Türkçesi'yle terennüm eden ve Osmanlı Devletine baÄŸlı Kırım Hanlarından Gâzi Giray’a kadar uzanmaktadır. Böylece hükümdarların ilimden ve ÅŸiirden anlamaları, âlimleri ve ÅŸâirleri çevrelerine toplamaları âdeti gerçekleÅŸmiÅŸ oluyordu. Yalnız âlim ve ÅŸâirlerin hükümdar saraylarında olması ve ileriye doÄŸru devletin götürülüÅŸü bu asrın yegâne karakteri olup, padiÅŸahların ÅŸanına uygunluÄŸu, devrin bir baÅŸka hususiyetidir. Bu hâl, eski Türk an’anesine de sadakatten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

Devletin bu asırda ulaÅŸtığı sınırlar göz önüne alınınca, gerek mahallî ve taÅŸralı; gerekse İstanbul içinden edebiyatın hemen her sahasında saymakla bitmez ÅŸâirlerin yetiÅŸmesi, devrin bir baÅŸka hususiyetidir. Tezkireler ve ÅŸiir mecmuaları karıştırıldığı takdirde, pekçok ÅŸâirin bu yüzyıla ses getirdiÄŸi görülür. Ayrıca bu asırda, sâkinâmeler, kırk hadîsler, ÅŸehrengîzler, gazavâtnâmeler ve bu cinsten eserler olan Selimnâmeler, Süleymannâmeler, hicivler, tarihler, makteller, ÅŸikâyetnâme gibi mektuplar, iÅŸleniÅŸ tarzı ne olursa olsun, bir mevzu geniÅŸliÄŸine sebep olmuÅŸlardır.

BaÅŸta Dîvân’ı olmak üzere pekçok eserin sâhibi olan Mahmud Lâmii (1472-1532), ehl-i tarik bir kimsedir. İlk edebî eserini İkinci Bayezid Han devrinde vermiÅŸtir. O, sırasıyla Åževâhüdü’n-Nübüvve, Nefehâtü’l-Üns, İbretnâme, Åžerefü’l-İnsan, Maktel-i İmâm-ı Hüseyin, Veys ü Râmîn, Bursa Åžehrengîzi, Vâmik u Azrâ, Hüsn ü Dil, Letâif, Münâzarât-ı Bahâr u Åžitâ gibi eserlerinin yanında bir Lügât yazdığı gibi, Gülistân’ın dibâcesini de ÅŸerh etmiÅŸtir.

KemâlpaÅŸazâde’ye gelince (1468-1534); o da asrın ikinci çeyreÄŸinde, Dîvân’ı, Esrarnâme Tercümesi, Yusuf u Zeliha’sı ve İkinci Bayezid’in iÅŸâreti üzere yazdığı Tevârih’i Âl-i Osman ile dikkati çeker. Zembilli Ali Efendinin ölümü üzerine Åžeyhülislâmlık makamına getirilen ve tesiri Erzurumlu İbrâhim Hakkı’ya kadar, bilhassa tekke edebiyatında devam eden Åžemseddîn Ahmed KemalpaÅŸazâde, Gülistan’a nazîre olarak Nigâristan adında baÅŸka bir eser daha yazmıştır.

Asrın, cilt cilt gazel yazan, bir noktada Bâkî gibi kudretli ÅŸâirlerin yetiÅŸmesini saÄŸlayan ÅŸâiri Zâtî'dir (1471-1546). Dükkânını ÅŸiir mahfili hâline getiren Zâtî’nin en büyük eseri, Dîvân’ıdır. Ayrıca mesnevî olarak; Åžem ü Pervâne, Ahmedü Mahmûd, Edirne Åžehrengîzi, Siyer-i Nebi ve Mevlid gibi eserleri vardır.

Kanunî Sultan Süleyman Han gibi muhteÅŸem bir hükümdarın zamanında, TaÅŸra’daki sesler de İstanbul’da yankılanmıştır. Bunlardan birisi, Âzerî Türk Edebiyatı içinde, dili bakımından, ayrı bir yer alsa bile, gönüldeki baÄŸla İstanbul’a baÄŸlanan Fuzûlî’dir. DiÄŸeriyse Vardar Yenice’sinden seslenen Hayâlî’dir. İkincisinin sadece bir Dîvân’ı vardır. Fuzûlî ise, menÅŸe itibariyle Arap Edebiyatına baÄŸlı olan Leylâ ve Mecnun adlı mesnevîsini Üveys PaÅŸaya sunmuÅŸtur. O, bu eserin tertip ve tahririnde kendisine göre yenilikler yapmış, neticede onu millî ve orijinal bir ÅŸekle sokmuÅŸtur. Fuzûlî, ilimsiz ÅŸiirin olamayacağını söyleyen bir sanatkâr olup, yaÅŸadığı topraklarda sanatını bulmuÅŸ, BaÄŸdat gibi büyük bir kültür merkezinin havasını teneffüs etmiÅŸtir. Onun BaÄŸdat, Kerbelâ gibi her zaman Türk dünyasının ortasında bulunması, doÄŸu ve batı TürklüÄŸünden haberdar olmasına sebep olmuÅŸtur. Eserlerinin çeÅŸitliliÄŸinde ve konuları iÅŸleyiÅŸindeki derinlikte, hattâ mevzuunu seçiÅŸte, köprü vazifesi gören bu coÄŸrafyanın mühim tesiri vardır.

Dîvân’ı en mühim eserleri arasında yer alır. Arapça ve Farsça dîvânından baÅŸka Heft Câm adlı Sakinâme’si, Rindü Zâhid’i, Hüsnü AÅŸk’ı, Åžikâyetnâme’si, Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, Muammâ Risâlesi, Matlâu’l-İ’tikâd’ı, Åžahü Gedâ’sı, Farsça Enîsü’l-Kalb’i ve kasideleri, Türkçe-Farsça Manzum Lügat’i ve Türkçe Mektupları onun belli baÅŸlı eserlerini teÅŸkil ederler.

Bu yüzyılda mizah, genç yaÅŸta hayatını kaybeden talihsiz ÅŸair Figanî’de görülür. O bize sadece bir Dîvânçe bırakmıştır. Trabzonlu olan bu ÅŸair, 1532 yılında bir iftiraya kurban giderek öldürülmüÅŸtür. Asrın üçüncü çeyreÄŸinde ölen Emrî de (doÄŸ. 1575) muammâ ve tarih düÅŸürmeye hevesli olmasına raÄŸmen, hiciv ÅŸiiri yazan ÅŸairler arasında sayılabilir. Dîvân sahibi olan ve Yavuz Sultan Selim Hanın cülûsuna ait yazdığı Selimnâme’siyle dikkat çeken bir baÅŸka ÅŸair, Hayâlî’nin doÄŸup büyüdüÄŸü ve yetiÅŸtiÄŸi kültür merkezlerinden gelen İshak Çelebi'dir (ölm. 1536). Ayrıca bu devrin dîvân sahibi olan iki büyük ÅŸairi, Nev’î (1533-1599) ile Rûhî-i BaÄŸdâdî'dir (ölm. 1606).

Kırk yaşına geldiÄŸi zaman, ÅŸâir, cengâver, kudretli büyük bir hükümdarın ölümüne aÄŸlayan ve mersiyesiyle canlı ve içli bir ÅŸekilde bu hâdiseye yer veren, devrin ünlü hocalarından ders gören, medrese havasının çekiciliÄŸine kapılan ve yetiÅŸmesiyle Åžeyhülislâmlık makamına liyakat kesbeden (kazanan), hâsılı, asrın ikinci yarısını dolduran ve Kânûnî Sultan Süleyman Hana candan baÄŸlı olan ÅŸair Bakî (Mahmud Abdülbâkî / 1526-1600) asrın Sultanü’ÅŸ-ÅŸuârâsı olarak kalmıştır. Dünya kavgalarının, menfaat düÅŸüncelerinin hiçbir iÅŸe yaramadığını:

Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî,
Durup el baÄŸlayalar karÅŸuna yârân saf saf.

beytiyle dile getirmiÅŸtir. Sözü dizmede ve seçmede ona yetiÅŸen ÅŸâir yoktur. Sanatı yüce, hissi ve duyuÅŸu derin olan Bâkî’nin, kendisinden sonra yolunu takip eden ÅŸâirler çıkmış ve Bâkî Mektebi (ekol) kurulmuÅŸtur. Gerçekten imparatorluÄŸun dört bir yanından ses veren ÅŸâirler, onun gibi söylemeye gayret ederek, bu mektebin devamını saÄŸlamışlardır.

Mahmud Abdülbâkî (Bâkî), baÅŸta Dîvân’ı olmak üzere, büyük ve hacimli eserler bırakmıştır. Bunlar Fezâilü’l-Cihâd, Meâlimü’l-Yakîn ve Fezâîl-i Mekke adlı eserlerdir. Bunlardan Meâlimü’l-Yakîn; Peygamber efendimizin hayatını anlatan bir siyerdir. Bâkî’nin dili, Dîvân’ında yer yer ağırlık göstermesine raÄŸmen, mensûr olan diÄŸer eserlerinde, açık ve anlaşılır bir dildir.

Bu kadar divan ÅŸâirinin içinde Mesnevî Edebiyâtı, 16. yüzyılda görülen dîvânlarla at başı yürür. Kara Fazlı (ölm. 1563) Nahlistan adlı mensur hikâyesinin yanında Lehcetü’l-Esrâr, Hümâ ve Hümâyûn ile Gül ü Bülbül adlı mesnevîlerini yazar. Fakat bu yüzyılda hamse sahibi olarak TaÅŸlıcalı Yahya görülmektedir. Hamsesini Gencîne-i Râz, Kitâb-ı Usûl, Åžah u Gedâ ve GülÅŸen-i Envâr adlı mesnevîler meydana getirmektedir. Ayrıca bir de Dîvân’ı vardır. Lâmiî Çelebi’nin yukarıda bahsedilen eserleri içinde Bursa Åžehrengîz’i, Bursa’nın güzel yerlerini tanıtmaktadır. Bu da ÅŸâirin ehl-i tarîk olmasına baÄŸlanabilir.

Bu yüzyıla mesnevî getiren ÅŸâirler arasında; Âzerî İbrâhim Çelebi (ölm. 1585) NakÅŸ-ı Hayâl, Ravzatü’l-Envâr adlı mesnevîleriyle, Bursalı Cenânî Mahzenü’l-Esrâr, Riyâzü’l-Cinân ve Cilâü’l-Kalb adlı üç mesnevîsiyle Lârendeli Hamdî Kıssa-i Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevîsiyle görülürler.

On altıncı yüzyılın nesir sahasındaki belli baÅŸlı eserleri, tarih ve tezkire vâdisindedir. Yukarda kendisinden bahsettiÄŸimiz KemalpaÅŸazâde Åžemsüddîn Ahmed’in Tevârîh-i Âl-i Osman’ından baÅŸka: Tosyalı Celâlzâde Mustafa Çelebi (1494-1567) Tabakâtü’l Memâlik fî-Dereceti’l-Mesâlik adlı ilim ve edebiyat sahasındaki eserini ve Selimnâme’sini yazmıştır. Lütfî PaÅŸa (1488-1563) ise Âsafnâme ile Tevârîh-i Âl-i Osmân’ını yazmıştır. Selânikî Mustafa Efendi (ölm. 1600)’ye gelince Ferhad PaÅŸa'nın sadrâzamlığından sonra Rûznâme-i Humâyûn yazmak için vazifelendirilmiÅŸtir. Bu eserinde Selânikî, devrin eksik ve aksayan taraflarını ele alıp, tahlil ve tenkit etmiÅŸtir. Hasan Can’ın oÄŸlu olan Hoca Sâdeddin Efendi (1536-1599) ise, devrin büyük tarihçisidir. Osmanlı tarihini, iki cilt hâlinde yazmış ve Tâcü’t-Tevârîh adını vermiÅŸtir. Üslubu canlı olup, sanatla doludur. Nesrinin esasını bilhassa secîli, kafiyeli ve sanatlı yazısı meydana getirir.

Devrin bir baÅŸka tarihçisi Gelibolulu Âli’dir (1541-1600). En mühim eseri dört ciltten meydana gelen Künhü’l-Ahbâr’ıdır. Ayrıca Nasîhatü’s-Selâtîn, Kavâidü’l-Mecâlis ve Menâkıb-ı Hünerverân adlı eserlerin de yazarıdır.

Beylikler devrinden bu asra kadar, hemen her sahada gittikçe geniÅŸleyen Osmanlı Edebiyatı, artık onların toplu olarak gözden geçirilmesi ve deÄŸerlendirilmesi hususunda, yetiÅŸtirdiÄŸi kalem sahipleri sayesinde, gerekeni de ihmal etmemiÅŸtir. Önceleri antoloji ÅŸeklinde ÅŸiir mecmualarıyla baÅŸlayan bu zevk üstünlüÄŸü, 16. asırda tezkirelerin ortaya çıkmasına sebep olmuÅŸtur. Aslında tezkireciliÄŸe, İran ve ÇaÄŸatay Türkçesi edebiyatlarında önceden ÅŸahit olmaktayız. Osmanlı tezkirecileri bilhassa kendilerine örnek olarak, DevletÅŸâh ve Nevâî tezkirelerini seçmiÅŸler ve bu klasik tarzın takipçisi olmuÅŸlardır.

Bu asrın tezkirecilerinin başında, dîvân sâhibi olan Sehî (ölm. 1548) HeÅŸt BehiÅŸt adlı tezkiresiyle birinci durumdadır. Sırasıyla Latîfî (1491-1582) kendi adıyla anılan Latîfî Tezkiresi’ni, Âşık Çelebi (1520-1572) MeÅŸâirü’ÅŸ-Åžuarâ’sını, Kınalızâde Hasan Çelebi kendi adıyla da zikredilen Tezkiretü’ÅŸ-Åžuarâ’sını, Ahdî de GülÅŸen-i Åžuarâ’yı yazmıştır. Gelibolulu Âli’nin yazdığı Künhü’l-Ahbâr adlı eserin son bölümü de tezkire olarak zikredilmelidir. Ayrıca Mecmau’n-Nezâir ve Câmiü’l-Meânî gibi antolojiler de bu asırda görülen ÅŸiir mecmualarıdır.

Bu yüzyılda seyahat edebiyatıyla da karşılaÅŸmaktayız. Seydi Ali Reis (ölm. 1562) bu sahada Mir’âtü’l-Memâlik ve Kitâbü’l-Muhît adlı eserlerini yazar. Bunlardan baÅŸka Pirî Reis’in Kitâb-ı Bahriye’si gibi eserler, asrın zikre deÄŸer eserleridir.

Halk edebiyatı tarafından bakılınca, bu asırda tekke ÅŸâirleri ön planda gelirler. Bunlar arasında Åžeyh İbrâhim GülÅŸenî, Ahmed-i Sarbân ile Ümmî Sinân en çok tanınanlardır. Bunlara ilâveten Muhyiddin Üftâde (ölm. 1580), Seyyid Seyfullah Halvetî ve İdris-i Muhtefî'yi (ölm. 1615) zikretmek gerekir. Bunların hepsi devlete baÄŸlı, millete inanan, bir bakıma halkın terbiyesini üzerlerine alan tekke ÅŸâirleridir. Fakat bu asrın azılı Osmanlı düÅŸmanı, Hurûfî ÅŸâir ve ihtilâlcisi Pir Sultan Abdal, halk edebiyatında, devlete ihanet yönünden müstesna bir mevkie sahiptir. O,

“Açılın kapılar Åžâh’a gidelim”

ve

“Kâtib ahvâlimi Åžâh’a böyle yaz”

derken, baÅŸka bir ülkenin, İran’ın ÅŸâhını arzulamaktadır. Onun gitmek ve haber vermek istediÄŸi kimse, İran Åžâhı Tahmasb’dır.

Halk edebiyatı içinde bu yüzyılın zikre deÄŸer diÄŸer ÅŸâirleri, Kul Mehmed, Öksüz Dede ve Çıldırlı Hayâlî’dir.

KöroÄŸlu ise, devrin baÅŸka bir renkli simasıdır. ÖzdemiroÄŸlu Osman PaÅŸa'nın kuvvetlerine katılması muhtemel bir Celâlî eÅŸkıyâsı olduÄŸu söylenen KöroÄŸlu, kendi adı ile anılan KöroÄŸlu Destanı’nın kahramanı durumundadır. Bu itibarla, bu devirde halk hikâyelerinin varlığı, ayrı bir husustur. Mehdî mahlasıyla ÅŸiirler söyleyen DerviÅŸ Hasan bunlardandır. Ayrıca Magrib Ocakları’nın saz ÅŸâirleri de bu kısma girer.


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 17. Yüzyıl
17. yüzyılda Osmanlı Edebiyatı içerisinde, halka daha dönük bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan 17. asır, Osmanlı Halk Edebiyatının altın çağını meydan getirmiÅŸtir. Serpinti ve tesirleri, 18. asır Osmanlı Türk Saray Edebiyatına da ulaÅŸan bu edebiyat sayesinde, Divan ÅŸiirinde bile mahallîlik ortaya çıkmış, hattâ devrin Nedim gibi ünlü ÅŸâirleri, bu cereyanın içinde türkü bile yazmıştır.

On yedinci asırda Halk Edebiyatı, yine tekke ve saz kolu olmak üzere, ikili bir durum içindedir. Aslında bu durum, Osmanlı Türk Edebiyatının baÅŸlangıcından beri var olup, onun bir devamı ÅŸeklindedir.

Bu yüzyılın, Tekke Edebiyatı içinde yer alan baÅŸlıca ÅŸahsiyetleri Âdem Dede (ölm. 1652), Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî’dir. Bu ÅŸâirlerin hepsi, bir tarikata mensup olup, ÅŸeyhtirler. Onlar, meydana getirdikleri mahfillerde halkı irÅŸâd ve terbiye yönüne gitmiÅŸler ve tesirli ÅŸiirler söyleyerek, eserler meydana getirmiÅŸlerdir. Bunların ilimle uÄŸraÅŸmaları, insanlara doÄŸru yolu göstermeleri, önde gelen meziyetlerindendir.

Âdem Dede, daha çok Mevlevî Tarikatı içinden gelir. Önce Konya’da Bostân Çelebi’nin, daha sonra İstanbul’da İsmâil Ankaravî’nin yanında yetiÅŸmiÅŸtir. Daha sonra Galata Mevlevîhânesi ÅŸeyhi olmuÅŸ olan bu Mevlevî Dedesi, zekî, nüktedân, ârif ve hoÅŸsohbet bir sûfîdir. Arapça ve Farsça ÅŸiirleriyle klasik edebiyata giren ve Türkçe olan gazelleri mevcuttur. Fakat onun en mühim tarafı, Mevlevîlik içinde hece ile, Yunus tarzında ÅŸiirler söylemesidir. Tesiri Åžeyh Gâlib’e kadar uzanan Âdem Dede’nin bu itibarla Türk Halk Edebiyatı içinde mühim bir mevkii vardır.

Azîz Mahmud Hüdâyî ise Celvetiye Tarikatının kurucusudur. Åžeyh Üftâde’ye intisab etmiÅŸ, ÅŸeyh olmuÅŸ Üsküdar’da kendi adıyla anılan dergâh, devri için ruhanî terbiyenin mihrakı durumuna gelmiÅŸtir. Nefâisü’l-Mecâlis ve Câmi-ul-Fezâil baÅŸta olmak üzere yirmiden fazla eserinin olduÄŸu bilinmektedir. Devrinin hem aruz, hem de hece vezniyle ÅŸiir söyleyen ÅŸairleri arasında olup, Dîvân’ı vardır.

Niyâzî-i Mısrî aslen Malatyalıdır. Halvetî Tarikatına mensuptur. Mısır’da tahsil gördüÄŸü için Mısrî denilmiÅŸtir. Yunus Emre Ekolüne mensuptur. Hakkında birçok menkıbeler vardır. Arapça ve Türkçe çeÅŸitli eserleri mevcuttur. 1694 yılında Limni’de vefat eden Niyâzi-i Mısrî, Yunus Emre’nin 17. asırdaki sesidir.

Osmanlı Türk saz ÅŸairleriyse, bu yüzyılda alabildiÄŸine çoÄŸalmıştır. Muhtelif askerî topluluklar içinden saz ÅŸairleri yetiÅŸtiÄŸi gibi, ülkenin dört bir tarafından pekçok saz ÅŸairi çıkmıştır. Bunun neticesi olarak birçok mahfiller teÅŸekkül etmiÅŸ, saraydan kahve köÅŸelerine kadar mesirelerde, panayır ve ocaklarda saz ÅŸairleri görülür olmuÅŸtur. Ayrıca gazel ve murabbâ ÅŸekilleri de halk ÅŸâirleri arasında raÄŸbet görmüÅŸtür. Bu devrede, 1908 yılından sonra gerçekleÅŸtiÄŸi söylenen iki zümre, konuÅŸma ve yazı dili birbirine ziyadesiyle yaklaÅŸmıştı.

Bu asırda yetiÅŸen saz ÅŸairleri arasında en önde gelen, ÅŸair KaracaoÄŸlan’dır. Güney Anadolu’dan yetiÅŸen bu gezgin Türkmen ÅŸairi, 16. yüzyılın sonlarından itibaren ÅŸöhretini duyurmaya baÅŸlamış, 17. yüzyılda ise bu ÅŸöhretin zirvesine çıkmıştır. Åžiirlerine bakılırsa, onun coÄŸrafyasında bütün bir imparatorluk yer alır. Ancak nereleri gezdiÄŸi, nerelerde kaldığı pek belli deÄŸildir. Bu zeki ve hisli Türkmen çocuÄŸu, halk zevkinin bütün inceliklerini zorlamış ve konuÅŸturmuÅŸtur. Åžöhretinin diÄŸer Türk illerinde de yayılması, onun adına efsânevî KaracaoÄŸlan hikâye ve deyiÅŸlerini ortaya çıkarmıştır. Åžiirinde sosyal meseleler, âdetler, gelenek ve görenekler yer aldığı gibi, sanatlı söyleyiÅŸinin, tasvirlere ve mecazlara yer verdiÄŸini belirtmek gerekir. Nerede doÄŸup nerede öldüÄŸü belli olmayan KaracaoÄŸlan, ÅŸiirlerinde tabiata mühim yer verir. O bir bakıma, tabiatı ve kadın güzelliÄŸini hareket noktası olarak almıştır.

Gevherî ve Âşık Ömer de devrin kudretli halk ÅŸâirleridir. Bunlardan Gevherî, yüksek zümre ediplerine de tesir etmiÅŸ bir ÅŸöhrettir. Devrinin sosyal hayatına ve cemiyet dâvâlarına fazla ilgi duymayan ÅŸair, âşıkâne duygularla söylenmiÅŸ ÅŸiirleriyle tanınmaktadır. Hattâ gazel söyleyen divan ÅŸairleriyle arasında bir uygunluk göze çarpar. SöylediÄŸi, koÅŸma, semai, türkü ve türkmanî gibi ÅŸiirlerde divan ÅŸairlerinin kelime ve kafiyelerine yer verir.

Âşık Ömer ise, muhtemelen Konya’da, bugün Gezlevi ÅŸeklinde anılan Gözlevi’de doÄŸmuÅŸ bir ÅŸairdir. SavaÅŸlara katılmasının verdiÄŸi bir halle Rus, Avusturya ve Venedik harplerine ait manzumeler yazmıştır. Zaten o, Dördüncü Mehmed, İkinci Ahmed ve İkinci Mustafa gibi padiÅŸahların devrini idrak eden bir ÅŸairdir. Gezici bir ÅŸair olması, Âşık Ömer’in diÄŸer bir yönüdür. Bütün bunların yanında onun Türk saz ÅŸairlerinin üstadı sayıldığı da bir gerçektir. Åžiirlerine nazîreler söylenen Âşık Ömer, yüksek zümre ÅŸairleri tarafından da üstün tutulmuÅŸtur.

Ola Âşık Ömer’in cilvegehî adn-i celîl

mısraından anlaşıldığına göre, 1707 tarihinde vefat etmiÅŸtir.

Yine 17. yüzyılda KuloÄŸlu Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Ali gibi halk ÅŸairleri yanında Girit’te yetiÅŸen ve savaÅŸa katılan Âşık Seyyâhî’yi de saymak gerekir. Ancak Girit Savaşını iÅŸleyen KeÅŸfî, Üsküdarî, Yamak, Kul Muslu, MemioÄŸlu, ÅžahinoÄŸlu ve Mecnûn’u da zikretmek lâzımdır.

Bu yüzyılda Kerem ile Aslı ve Âşık Garip gibi hikâyelerinin teÅŸekkül ettiÄŸi; Karagöz ve Kukla oyununun ortaya çıktığı görülmektedir.

On yedinci yüzyılda divan ÅŸiiri, devletin duraklama devrine girmesine raÄŸmen yükselmesine devam etmiÅŸtir. Bu, aslında, mimarlık gibi, diÄŸer sanat dallarında da kendini göstermiÅŸtir. Bu asrın padiÅŸahları da ÅŸiiri elden bırakmamışlardır. Adlî mahlasını kullanan Sultan Üçüncü Mehmed, ÅŸiirlerinde Peygamber efendimize duyduÄŸu derin muhabbet ve saygıyı eksik etmeyen ve Bahtî mahlası ile ÅŸiirler yazan Sultan Birinci Ahmed; Fârisî’yi mahlas olarak kullanan Sultan İkinci Osman Han, hep ÅŸair hükümdar olarak karşımıza çıkarlar. Asrın büyük padiÅŸahı, BaÄŸdat Fatihi Sultan Dördüncü Murad Hanın bu padiÅŸahlar arasında mühim bir mevkii vardır. O da ÅŸiir söyleyen padiÅŸahlar arasında yer alır. Åžiirlerine sert tabiatı, heybetli hâli aksetmiÅŸtir. Bunu takip eden ÅŸair padiÅŸah Sultan Dördüncü Mehmed’dir.

On yedinci yüzyılın en büyük ÅŸairi Nef’î'dir (1575-1635). Erzurum’un Hasankalesi’nde doÄŸmuÅŸtur. Asıl adı Ömer’dir. Åžiirinde ÅŸimÅŸekler çakan bu ÅŸair, kelime seçmede çok mahirdir. Ses yüklü olan mısralarında, ses ve söz arasındaki uyumu saÄŸlayan ÅŸâir:

Hem yazar hem tutarım naÄŸme-i kilke âheng

mısraında ÅŸiirini anlatmadan geçemez. O, ÅŸiirde ses unsuruna deÄŸer vermiÅŸtir. Ona göre, ÅŸiir, mânâ ve söyleyiÅŸ bakımından kusursuz olmalıdır. Bu bakımdan divan ÅŸiirine heybetli söyleyiÅŸ kazandırmış, ÅŸiir lisanına kulaÄŸa hoÅŸ gelen bir ahenk ve ses vermeye muvaffak olmuÅŸtur. Onun bir baÅŸka hususiyeti, ÅŸiirlerinde hicve kaçmasıdır. Bu belki ÅŸairin keskin ve ince zekâsının akisleridir. Ancak, hiciv, ÅŸairin hayatına mal olmuÅŸtur. KasideciliÄŸiyse bir baÅŸka meÅŸhur tarafıdır. Bu vadide, edebiyatımızın en önde gelen siması olup, klasik edebiyatımızda kaside üstadı olarak bilinir. O yerdiÄŸi kadar yükseltmesini ve övmesini de bilen ÅŸairdir. Onun, Mevlevî tarikatında olması diÄŸer bir yönüdür. 1635'te katledilmiÅŸtir. Öldürülmesine:

“Katline oldu sebeb
Hicvi hele Nefî’nin”

Beytinde olduÄŸu gibi hicvi sebep olmuÅŸtur. Bu mısra ayrıca onun ölümüne düÅŸürülmüÅŸ bir tarihtir. Farsça ÅŸiirler de yazan ÅŸairin bu dilde bir Dîvân’ı vardır. DiÄŸer eserleri; Türkçe Dîvân’ı ile hicviyelerinin toplandığı Sihâm-ı Kazâ’sıdır.

Åžeyhülislâm Yahya (1561-1644), güzel ve zarif gazelleriyle devrin diÄŸer bir divan ÅŸairidir. Bu ilim ve devlet adamının aydınlığa açılan hür bir sanat havası vardır. Dîvân’ındaki ÅŸiirler 17. asır Türk sanat dünyasının duygu ve düÅŸüncelerini aksettirmektedir. O, asrında, Bâkî ile Nedim arasında bir köprü gibi görülür.

En önemli eseri Dîvân’ıdır. Sâkinâme’si 77 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Ferâiz Manzumesi Åžerhi, İbni Kemâl’in Nigâristân’ını tercümesi vardır. Fetvâları, Fetâvâ-yı Yahya adıyla toplanmıştır.

Divan ÅŸiirinin üstad ÅŸâirleri arasında yer alan Nâilî (ölm. 1666), asrın kudretli ve ÅŸiirde mânâ derinliÄŸini veren ÅŸairlerindendir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Åžiirlerine nazîreler söylenmiÅŸtir. Bilinen tek eseri, Dîvân’ıdır.

Åžeyhülislâm Behâyî (1601-1653), devrin bir baÅŸka ÅŸairidir. Tâcü’t-Tevârih sahibi olan Hoca Sâdeddin Efendinin oÄŸlu olup, devlet memuriyetlerinde çalışmıştır. Bu ÅŸair de ÅŸiirinde, asrın diÄŸer ÅŸairlerinde olduÄŸu gibi ses güzelliÄŸine düÅŸkündür.

Asrın önde gelen iki Mevlevî ÅŸairi NeÅŸâtî (ölm. 1674) ve Cevrî'dir (ölm. 1654). NeÅŸâtî, Edirne’de Mevlevî tekkesinin ÅŸeyhidir. Hocalık vasfıyla tanınmış olup, Üstâd-ı Üstâdâne-i Rûmî olarak Esrar Dede tarafından Tezkiresinde zikredilmektedir.

Dîvân’ı eserlerinin başında gelir. Hilye-i Enbiyâ ve Åžehrengiz’i vardır. Nef’î tesirinde bir ÅŸâirdir.

Cevrî ise Celâleddîn-i Rûmî’ye candan baÄŸlı, derviÅŸ, çalışkan ve sanatkâr bir ÅŸâirdir. Dîvân’ından baÅŸka Hilye-i Çâryâr-ı Güzîn, Aynü’l-Füyûz adlı eserleri de vardır.

Vecdî (ölm. 1660), Fehîm-i Kadîm (ölm. 1648), Nedîm-i Kadîm (ölm. 1670), asrın dîvân sahibi diÄŸer ÅŸairleridir. Ancak bu asırda rubaî tarzında, Azmîzâde Haletî’yi anmak yerinde olur. Haletî, ilim yolunu seçmiÅŸ, müderris olmuÅŸ, kadılıklarda bulunmuÅŸ bir ÅŸairdir. Rubaîleriyle haklı bir ÅŸöhret kazanmıştır. Dîvân’ından baÅŸka Sâkinâme’si ve MünÅŸeât’ı vardır.

Yaşı bakımından 18. yüzyılın ilk çeyreÄŸine de taÅŸan Nâbî, 17. yüzyılın terbiye ve tefekkür ekolünü açan ÅŸairdir. Asıl adı Yusuf olup, Urfalıdır (Ruha). Åžiirlerinde açık fikre ve didaktik bir düÅŸünceye yer vermiÅŸtir. Bu itibarla onda bir sâdelik görülür. Rindâne ve sûfiyâne söyleyiÅŸe sahiptir. Kadere rızası tamdır. Farsça ÅŸiirler de yazmıştır. Dîvân’ı, Hayriyye’si, Sûrnâme’si ve Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, manzum; Fetihnâme-i Kameniçe, Tuhfetü’l-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve MünÅŸeat’ı mensûr eserlerini teÅŸkil eder.

Bu yüzyılın mesnevî edebiyatında Nev’îzâde Atâyî (1583-1636) ön sırayı iÅŸgal eder. Hamsesi Âlemnümâ, Nefhatü’l-İzhâr, Sohbetü’l-Ebkâr, Hefthan ve Hilyetü’l-Efkâr adlı eserlerden meydana gelmiÅŸtir. Ayrıca TaÅŸköprüzâde’nin Åžakâyıku’n-Numâniyye’sine Hidâyetül Hakâyık fî-Tekmileti’ÅŸ-Åžakâyık adlı bir zeyl de yazmıştır.

Yine bu yüzyılda Mîrâciye ve Åžehnâme’siyle mesnevî edebiyatı içinde görülen Ganizâde Nadirî (ölm. 1626), mesnevî edebiyatı yönünden üstünde durulması gereken bir ÅŸairdir. Yukarıda bahsedilen Nâbî de, Hayrâbâd ve Surnâme’siyle bu vadide anılması gereken bir ÅŸahsiyettir.

Asıl adı Alâeddin Ali olan, Bosnalı Sâbit, bu asırda Nâbî Mektebi tesirinde kalan bir baÅŸka mesnevî edebiyatı ÅŸairidir. Dîvân’ı bulunmasına raÄŸmen o, ÅŸöhretini mesnevîleriyle yapmıştır. Zafernâme en kuvvetli mesnevîsidir. Edhemü Hümâ adlı mesnevîsi eksik kalmıştır. Derenâme ve Berbernâme adlı mesnevîleri, daha ziyade avâmîdir. Amr-i Leys adlı mesnevîsi ise küçük bir eserdir. Ayrıca manzum olarak ele aldığı bir Hadîs Tercümesi de vardır.

Bu asrın nesrinde ön sırayı iÅŸgâl edenler Nergisî (ölm. 1635) ve Veysî'dir (1561-1628). Nergisî mensûr olarak bir hamse (beÅŸlik, beÅŸ eser) kaleme almıştır. Eserlerinde hiç alışılmamış ve kullanılmamış kelimelere yer veren Bosnalı Nergisî, bunu bir alışkanlık hâline getirmiÅŸ ve söz güzelliÄŸini, sanatlı söylemede aramıştır. Devrin nesir sahasında kurucusu ve öncüsü hükmündedir. Aynı zamanda ÅŸiirler de söylemiÅŸtir. El-Kavlü’l-Müselleme fî-Gazavâti’l-Mesleme, Kânunü’r-ReÅŸâd, MeÅŸâkk-ül-UÅŸÅŸâk, İksîr-i Saâdet ve Nihâlistan adlı eserleri hamsesini meydana getirir.

AlaÅŸehirli Veysî de nesirle ÅŸöhret bulmuÅŸtur. Åžiirleri de daha çok devrin içtimaî meselelerine yer vermiÅŸtir. Dürretü’t-Tâc fî-Sâhibi’l-Mi’râc adlı siyer kitabından baÅŸka Vâkıanâme veya Hâbnâme-i Veysî adlı eserleri vardır. Dîvân’ının dili, nesrine göre açık ve sadedir.

Nesir sahasında diÄŸer ÅŸahsiyetlerden biri de Kâtip Çelebi'dir (1609-1660). İstanbullu olan Kâtip Çelebi, hususî hocalar vasıtasıyla yetiÅŸtirilmiÅŸtir. İlme baÄŸlı ve ilmin zevkini tadan bir ÅŸahsiyettir. Cihânnümâ, KeÅŸfü’z-Zünûn, Fezleke ve Mîzanü’l-Hak onun bıraktığı en mühim eserlerdir.

Seyahat edebiyatı içinde yer alan Evliya Çelebi (doÄŸ. 1611), ilmî, edebî ve tarihî bir ÅŸahsiyete sahiptir. Nerede ve kaç yaşında öldüÄŸü belli deÄŸildir. 10 ciltlik seyahat kitabıyla, Osmanlı Devleti'nin her tarafından bilgiler getirmiÅŸtir.

On yedinci yüzyılın nesir sahasındaki diÄŸer ÅŸahsiyetleri, tarihî eser yazanlardır. Bunların başında Peçevî İbrahim Efendi (1574-1650) gelir. Târih-i Peçevî adlı eseriyle meÅŸhurdur. Mustafa Nâimâ (1655-1716) ise kendi adıyla anılan Ravzatü’l-Hüseyn fî-Hulâsat-i Ahbâr-ı Hafıkayn adını verdiÄŸi tarihini Amcazâde Hüseyin Efendiye ithaf etmiÅŸtir. Koçibey de âlim, ÅŸâir ve münÅŸîler arasında yer alır.

Asrın kritiÄŸini yapan eserler olarak karşımıza çıkmalarına raÄŸmen, bu asırda görülen tezkireler, 16. yüzyıl tezkirelerine kıyasla aÅŸağıda kalırlar. Nesir sahasında yer alan bu eserlerin baÅŸlıcaları; Riyâzî Mehmed Efendinin (1572-1644) Riyâzü’ÅŸ-Åžuarâ’sı; Kafzâde Fâizî'nin (1589-1622) Zübdetü’l-EÅŸ’âr’ı, Ali Güftî'nin (ölm. 1677) TeÅŸrifatü’ÅŸ-Åžuarâ’sı; Âsım'ın (ölm. 1676) Zeyl-i Zübdetü’l-EÅŸ’âr’ıdır.

Yine 17. yüzyılın nesir sahasında yazılan ve ihmal edilmemesi gereken eserleri, Mesnevî ÅŸerhleridir. Asrın ilk büyük Mesnevî ÅŸârihi (ÅŸerh edicisi), Ankaravî İsmâil Rüsûhî Efendi'dir. Bostan Çelebi’den hilâfet alan Åžârih-i Mesnevî, Galata Mevlevihânesi Åžeyhi olmuÅŸtur. Rüsûhî mahlasıyla ÅŸiirler de yazan Ankaravî’nin, yedi ciltlik Mesnevî Åžerhi’nden baÅŸka, Câmi-ul-Âyât, Fâtih-ul-Ebyât, Miftâhü’l-Belâga, Misbâhü’l-Füsehâ, Hüccetü’s-Semâ ve Minhâcü’l-Fukarâ adlı eserleri de vardır.

Sarı Abdullah Efendi de (1584-1660), asrın Mesnevî ÅŸârihlerindendir. Eserinin adı, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’dir. Ayrıca Nasihâtü’l-Mülûk, Düstûru’l-İnÅŸâ, Meslekü’l-UÅŸÅŸâk ve Semerâtü’l-Fuâd adlı eserlerini zikretmek gerekir


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 18. Yüzyıl
On sekizinci yüzyılda Osmanlı Edebiyatı, devletin düÅŸtüÄŸü iç ve dış sarsıntılara raÄŸmen 17. yüzyıldaki kuvvet ve kudretinden bir ÅŸey kaybetmez. Yalnız bu asrın edebiyatında cemiyete dönüklük ve bir mahallîlik rüzgârı esmektedir. Devrin sanata düÅŸkün ve milletinin refahını temine çalışan hükümdarları mevcuttur. Bu padiÅŸahların hayatlarında ve zamanlarında cereyan eden hâdiseler de birbirlerine benzerlik gösterir. Asrın başında Sultan Üçüncü Ahmed Han vardır. Åžairdir ve sanata düÅŸkünlüÄŸü, bir baÅŸka hususiyetidir. Devlet, Avrupa devletlerinde olup bitenlere yabancı deÄŸildir. Asrın sonunda ise, Sultan Üçüncü Selim Han görülür. O da sanata ve ÅŸiire düÅŸkün, dîvân sahibi bir ÅŸairdir. Fakat ne yazık ki, her iki padiÅŸah da isyanla sukût edecektir. İki hükümdarın müÅŸterek taraflarından biri, ikisinin de hattat olmasıdır.

Sultan Üçüncü Ahmed’in zamanında; Melikü’ÅŸ-Åžûarâ ve Reîs-i Åžâirân unvanları ile taltif edilen Osmanzâde Tâib (ölm. 1724), Seyyid Vehbi (ölm. 1736), Neylî, Kâmî (ölm. 1724), Sultan Üçüncü Ahmed’in nedimlerinden Ahmed Dürrî (ölm. 1722), Nâbî ve Rûhî ekollerinin bir nevî takipçisi olan Sâmî, İstanbullu Nâzım, Selim Efendi (1661-1725), Damad İbrâhim PaÅŸa, Nedim’in dostu İzzet Ali PaÅŸa (ölm. 1739) ve ÅŸair Nedim (ölm. 1730) gibi ÅŸairler vardır. Bunların hemen hepsi, açık lisana yönelen ve mahallîleÅŸme cereyanına açık ÅŸairlerdir.

Bunların içinde Nedim, çağında sönük bir ÅŸair olarak görünse bile yerli bir edebiyat akımının kudretli temsilcisi olarak görülür. Fakat hayatı hakkında tam ve teferruatlı bilgi yoktur. Lisanı temiz ve âhenklidir. Sâde ve samimi bir söyleyiÅŸe sahiptir. Bir bakıma ÅŸiirlerinde semt semt İstanbul’u verir. Bu, onun zarif bir İstanbul çocuÄŸu olmasından ileri gelmektedir. Halk edebiyatında, 17. yüzyılın KaracaoÄŸlan’ı ne ise 18. asrın Divan Edebiyatında Nedim de, o mesabededir. İstanbul Türkçesi'ni kullanan Nedim aynı zamanda hayatın da ÅŸairidir. Hece vezniyle söylediÄŸi türküsü onu bir açıdan Halk Edebiyatına yöneltmiÅŸtir. Zamanın büyük müderrisleri içinde yer alır. Bu münasebetle Dîvân’ından baÅŸka Arapça'dan tercüme eserleri de vardır. Patrona Halil İsyanı gibi meÅŸum bir isyan, memleketin pekçok deÄŸerlerini alıp götürdüÄŸü gibi, Nedim’i de almıştır.

Asrın ziyneti olan diÄŸer ÅŸairler; Tokatlı Kânî (1712-1792), Râsih, Koca Ragıb PaÅŸa (1699-1765), HaÅŸmet (ölm. 1768), Fitnat Hanım (1780) ve Åžeyh Gâlib'dir (ölm. 1757-1799). Bunlar arasında Koca Ragıb PaÅŸa ile Åžeyh Galib’in deÄŸerleri büyüktür.

Koca Ragıb PaÅŸa, manâ derinliÄŸi veren beyitleriyle Türk tefekkür edebiyatında müstesna bir mevkie sahiptir. 1756 tarihinden itibaren, ölünceye kadar sadrazamlık yapmış ve sarayın damadı olmuÅŸtur. O, Osmanlı-Türk devletinin haysiyet ve ÅŸerefini yükseltmiÅŸ, itibarını Avrupa devletlerine karşı muhafaza etmiÅŸtir. Kaynaklar onun âlim, fâzıl, ÅŸair ve büyük vezir olduÄŸunda müttefiktirler. Zaten isminin başında yer alan “Koca” kelimesi, bunu ziyadesiyle ifade etmektedir. Onun Dîvân’ı ve MünÅŸaâtı’ndan baÅŸka, Fethiyye-i Belgrad adlı siyasî bir risalesi vardır. Ayrıca Tahkîk ve Tevfîk baÅŸlığı ile yazdığı siyasî raporu mevcuttur.

Osmanlı Türk Edebiyatının bu asırdaki en kudretli temsilcisi, Åžeyh Gâlib’dir. O, aynı zamanda Türk Divan Edebiyatının da en son temsilcisi durumundadır. Divan ÅŸiiri, en kudretli sözlerini, bu son temsilcisiyle söylemiÅŸtir. Mevlevî bir aileye mensup olan Gâlib Esad (1757-1799), ilk tahsilini babasından yapmıştır. Hocaları arasında Galata Mevlevîhânesi Åžeyhi Hüseyin Dede ile dil ve edebiyat muallimi Hoca NeÅŸ’et de vardır. Asıl adı Mehmed olmasına raÄŸmen ÅŸiirlerinde kullandığı Esad mahlasını hocası NeÅŸ’et vermiÅŸtir. MevlevîliÄŸi sayesinde devrin hükümdarı Sultan Üçüncü Selim Han'dan iltifat görmüÅŸ, Galata Mevlevîhânesi'nin ÅŸeyhsiz kalması üzerine, 34 yaşında buranın ÅŸeyhliÄŸine tayin edilmiÅŸtir. Üçüncü Selim Hanın icraatları üzerine söylediÄŸi tarih manzumeleri ve padiÅŸaha sunduÄŸu kasideleri vardır. Bu büyük ÅŸair, 42 yaşındayken bir mîrâc gecesi vefat etmiÅŸtir. Åžiirinde; manâ, duygu, tarz, tesir bakımından Bâkî, Nef’î, Fuzûlî, Nedim, Nâbî gibi geçmiÅŸ Osmanlı ÅŸairlerinin aksi vardır. O, ÅŸuârânın (ÅŸairlerin) büyüklerini hakkıyla tanımış ve her birinin verdiÄŸi hava ile ÅŸiirini ortaya koymuÅŸtur. Galib’in bir tarafı da Halk edebiyatına yöneliktir. Bu tesir, 17. yüzyıl tekke ÅŸairi Âdem Dede’den gelmektedir. Tarih manzumelerinin yanında Dîvân’ı ve Hüsnü AÅŸk adlı bir mesnevîsi vardır. Bu itibarla o, asrın Mesnevî edebiyatı içinde yer alır.

Mesnevî edebiyatı bu asırda varlığını, Süleymân Mehmed Nahîfî (1643-1778), Sünbülzâde Vehbî (ölm. 1809), Enderunlu Fâzıl (ölm. 1810) gibi ÅŸahsiyetlerle sürdürmüÅŸtür. Nahîfî daha çok Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Åžerîf’ini aynı vezinde manzum olarak tercüme etmiÅŸtir. Ayrıca, Dîvân’ı, Kasîde-i Bürde Tahmis ve Åžerhi, Bânet Suâd Tahmisi ve Hilyetü’l-Envâr’ı, sevilen ve çok okunan eserleridir.

Sünbülzâde Vehbi, Reisü’ÅŸ-ÅŸâirân (Åžâirler reisî) unvanını alan bir divan ÅŸâiridir. Ancak Nâbî yolunda oÄŸlu Lütfullah için yazdığı Lütfiyye’siyle mesnevî ÅŸâirleri içinde de yer alır. Ayrıca Farsça-Türkçe lügat olan Tuhfe-i Vehbî’siyle Arapça'dan Türkçe'ye Nuhbe-i Vehbî’sini yazmış ve bir bakıma lügatçilik sahasında yer iÅŸgal etmiÅŸtir. Her iki lügat de manzumdur. Åževkengîz ve MünÅŸeât’ını da zikretmek gerekir.

Bu yüzyılın bir baÅŸka mesnevî ÅŸâiri Fâzıl-ı Enderûn’dur. Hûbannâme, Zenânnâme ve Çenginâme adlı eserleri vardır. Fâzıl, eserlerinde daha çok mahallîdir. Nedim tarzını, kendisine göre devam ettirmiÅŸtir. Subhizâde Feyzullah da asrın bir baÅŸka mesnevî ÅŸâiridir.

Asrın tarih yazarlarına gelince, bunlar, eserlerini mensur olarak vermiÅŸlerdir. Eserleri daha ziyade kendi isimleriyle anılır. BaÅŸlıcaları: RâÅŸid’in (ölm. 1735) tarihinden baÅŸka, Sıhhatnâme ve Fütühâtnâme’si vardır. MünÅŸeât’ı iki ayrı mecmuada toplanmıştır. Kendi adı ile anılan RâÅŸid Tarihi ise, Nâimâ’nın bir devamı durumundadır.

İlmi, efendiliÄŸi, hoÅŸsohbeti, zekiliÄŸi sayesinde sevilmiÅŸ olan Çelebizâde Âsım (1685-1760), hem ÅŸair hem de hattattır. Dîvân’ı, MünÅŸeât’ı, Acâibü’l-Letâif adlı küçük bir tercümesi vardır. Çelebizâde Tarihi’niyse, mesleÄŸi icabı ortaya koymuÅŸtur.

Silâhtar Fındıklılı Mehmed AÄŸa'nın (1658-1724) en mühim eserleri, Zeyl-i Fezleke ile Silâhtar Tarihi’dir. Defterdar Mehmed PaÅŸanın Zübdetü’l-Vakâyı’i ve Vâsıf Efendinin (ölm. 1806) Mehâsinü’l-Asâr ve Hakâyık-ul-Ahbâr tarihleri, bu asrın zikredilmesi gereken eserleridir.

Tezkireler bu asırda da varlıklarını devam ettirirler. Ancak 17. asır tezkirelerinden pek farklı deÄŸillerdir. Safaî’nin Safaî Tezkiresi; İsmâil BeliÄŸ Efendinin, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan’ı ve Nuhbetü’l-Âsâr fi Zeyl-i Zübdetü’l-EÅŸ’âr’ı; Sâlim’in Sâlim Tezkiresi, Râmiz’in Âdâb-ı Zürefâ’sı; Safvet Mustafa Efendinin Safvet Tezkiresi, Âkif Beyin Mir’ât-ı Åžiir’i zikre deÄŸer eserlerdir. Bunlara ilâve olarak Åžeyhi’nin Vakâyi-i Fudalâ’sını bir de Mehmed Emin Tezkiresi’ni zikretmek yerinde olur.

Mevlevî Tezkiresi olarak bu asırda Sâkıb Dede'nin (ölm. 1732) Sefine-i Nefise-i Mevleviyye’si vardır. Esrar Dede’nin yazdığı tezkirenin adı ise; Tezkire-i Åžuarâ-yı Mevleviyye’dir.

Bu asırda, seyahat edebiyatı içinde sefaretnâmeler ortaya çıkmıştır. Bunların yazarları, eserlerinin adından da anlaşılacağı üzere yabancı ülkelerde sefirlik vazifesinde bulunmuÅŸlardır. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Sefâretnâme-i Fransa adlı eseriyle bu sahada ön planda gelir. Ahmed Resmî Efendi (1700-1738) de Prusya Sefâretnâmesi’ni sâde, renkli ve gerçekçi bir ÅŸekilde yazmıştır.

Aziz Efendi (ölm. 1798), Osmanlının Berlin Büyükelçisi olmasına raÄŸmen Muhayyelât’ı ile ÅŸöhret bulmuÅŸtur.

On sekizinci yüzyılda Halk edebiyatı, Tekke kolunda Diyarbekirli Ahmed MürÅŸidî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı ile temsil edilir. Ahmed Efendinin eserinin adı Pendnâme olup 10 000 beyte yakındır. İbrâhim Hakkı ise İlâhînâme olarak adlandırdığı dîvânında ÅŸiirlerini toplamıştır. Ayrıca, Mârifetnâmesi, büyük bir ilimler ansiklopedisidir. Onun bütün eserleri, ÅŸeyhi İsmâil Fakîrullah’ın tembihleri ve irÅŸâdları üzerine kurulmuÅŸtur. 1703 yılında Hasankalesi’nde doÄŸmuÅŸ ve 1780 yılında Tillo’da vefat etmiÅŸtir. Åžiirlerinde; “Ferdî”, Åžeyhine baÄŸlılığını gösteren “Fakîrî” ve bilhassa “Hakkî” mahlâsını kullanmıştır. Her iki ÅŸair de ÅŸiirlerinde, pek az olarak kullandıkları heceyle olan ÅŸiirler bir tarafa bırakılırsa, aruz veznini kullanmışlardır.

Saz ÅŸairleri, bu devirde daha çok savaÅŸları konu almışlardır. Bunlardan Âşık Ravzî, Âşık Nûrî önde gelen ÅŸairlerdir. Devrin iç meselelerini dile getiren ÅŸairlerin başında, Hükmî mahlâsını kullanan bir halk ÅŸairi görülür. PazvandoÄŸlu Osman ise Derûnî mahlasıyla ÅŸiirler söylemiÅŸtir. Yine bu yüzyılda Cezayir’de Magrib Ocakları'nda vazifeli ordu ÅŸairleri vardır. Benli Ali, Kara Hamza, Nahdî, MagriblioÄŸlu ve SeferlioÄŸlu bu ocaÄŸa mensup ÅŸairlerdir. Levnî, halk ÅŸairleri arasında zikredilirse de o, daha çok tezhip ve minyatür sanatında asrın en büyük ustasıdır. Bu yüzyılda azınlıklar, bilhassa Ermeniler arasından aÅŸug adı verilen halk ÅŸâirleri de yetiÅŸmiÅŸtir. Âşık Mecnûnî, Âşık Vartan ve Âşık Güvân bunlardan birkaçıdır.

Türk Edebiyatının bundan sonraki devresine Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı denir.


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 19. Yüzyıl
Osmanlı Devleti, 19. yüzyıla karışıklıklar içinde girmiÅŸtir. Devlet, düzenli ordudan mahrumdur. Artık, Yeniçeri Ocağı asker olmaktan çıkmış, devletin başına gaileler açmaktadır. Avrupa’nın durumu gün geçtikçe Osmanlı aleyhine deÄŸiÅŸmekteydi. Ancak, 18. asırdan itibaren bu durum takip edilmekte idi. Ortaya çıkan isyanlar, durumu daha da kötüye götürmüÅŸtü. Avrupa, silah ve teknikte gün geçtikçe ilerliyordu. Sultan İkinci Mahmud, zarurî olan yeniliklere devletin kapısını açmıştı. Onun ilk iÅŸi, Yeniçeri Ocağını yıkarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adında yeni bir ordu kurması oldu. ÇeÅŸitli mektepler açarak yeniliÄŸe ayak uydurmaya çalışılan bu devirde, Mısır Meselesi gibi gaileler eksik deÄŸildi. Sultan İkinci Mahmud, kıyafet inkılabını yapmış ve Takvîm-i Vekâyî adındaki gazeteyi çıkarmıştı. Yine ilk defa olarak ilk tahsili (ilköÄŸretimi) mecbur kılmıştı. Fakat bütün bu AvrupalılaÅŸma hareketleri Tanzimat İnkılâbını hazırlıyordu. Nihayet Mustafa ReÅŸit PaÅŸa, İstanbul’da Kasım 1839 da, henüz Hâriciye Nâzırıyken Gülhane Hatt-ı Hümâyûnunu okudu. Encümen-i DâniÅŸ, daha sonra da Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye gibi akademi mesabesinde ilmî cemiyetler kuruldu. Mecmûa-i Fünûn adlı dergi neÅŸre baÅŸlandı.

On dokuzuncu asırda, baÅŸta Mustafa ReÅŸit PaÅŸa (1800-1858), Âli PaÅŸa (1815-1871), Keçecizâde Fuad PaÅŸa (1815-1869) gibi batı kültürüyle yetiÅŸen diplomat ediplerle, bu kültüre baÄŸlı muallimler yetiÅŸti. Yeni ilimlerin kelime hazinesini Mütercim Âsım’ın çalışmaları karşıladı. O, devrin büyük lügatçisiydi. Burhân-ı Kâti’ı Üçüncü Sultan Selim Hana; Kamûs Tercümesi’ni de İkinci Mahmud Hana sunmuÅŸtur. MünÅŸî ve tarihçiydi.

Gazetecilik, devrin bir baÅŸka yönünü veriyordu. Böylece her ÅŸey halka intikal ediyordu. İngiliz William Churchil, 1840 yılında Cerîde-i Havâdis’i, 1860 yılında ise Âgâh Efendi Tercümân-ı Ahvâl’i çıkardı. Bunu, Åžinasi ile Âgâh Efendinin birlikte çıkardıkları Tasvir-i Efkâr adlı gazete takip etti.

Asrın divan ÅŸairleri arasında önce, Adlî mahlasıyla ÅŸiirler yazan Sultan İkinci Mahmud Han gelmektedir. On sekizinci yüzyıl ÅŸairi Nedim’e benzer bir söyleyiÅŸle Enderunlu Vâsıf (ölm. 1824) dikkati çekerse de baÅŸarısı azdır. Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829), kendi hayatını ve yolculuÄŸunu eserine katar. Mihnet-KeÅŸân adlı eseri hicve kaçan ve hâdiseleri gülünç gösteren bir eserdir. Bahâr-ı Efkâr ve Hazân-ı Âsâr adlı iki dîvânı vardır. GülÅŸen-i AÅŸk, Gâlib’in tesirini taşır.

Âkif PaÅŸa, devrin münÅŸî ve ÅŸairlerinden olup, Klasik Türk-Osmanlı Divan Edebiyatının kendi tekâmülü içinde yetiÅŸen bir simasıdır. Hece vezniyle yazdığı mersiyesi onu halk ÅŸiirine çeker. Tabsıra adlı eserin sahibidir. Adem Kasidesi ile bir baÅŸka ÅŸöhreti vardır. Dîvân sahibi Åžeyhülislâm Ârif Hikmet Bey de, eski edebiyatın bir uzantısı olarak görülür. Eski ÅŸiir bu asırda Encümen-i Åžuarâ ÅŸairleriyle devam ettirilir. 1861 senesi sonlarında, devrin divan ÅŸiiriyle uÄŸraÅŸan ÅŸairleri Encümen-i Åžuarâyı kurarlar. Encümen’e devam eden ÅŸairler: Lebîb, Osman Åžems, Manastırlı Hoca Nâilî, Manastırlı Fâik, Ekrem Beyin kardeÅŸi Recâizâde Celâl, Ziya Bey, Namık Kemal, Kasım PaÅŸa, Hâlet, Hakkı, Hersekli Ârif Hikmet ve Fâik Memduh’tan ibarettir.

Bu asrın kadın ÅŸairleri; Leylâ Hanım, Åžeref Hanım, Âdile Sultan'dır. Nesirde Esad Efendi vardır. O, Vakanüvis bir tarihçidir. Dîvân’ı, Târih’i, Üss-i Zafer’i, Åžuarâ Tezkiresi vardır. Tezkirenin adı Bahçe-i Safâendûz’dur. Asrın diÄŸer Åžuarâ Tezkireleri, Åžefkat’in Tezkiresi, Ârif Hikmet Beyin yarım kalmış bir eseri, Davud Fâtin Efendinin Hatimetü’l-EÅŸ’âr’ıdır.

Halk Edebiyatı; tarihî ve an'anevî içtimaîliÄŸini bu asırda da devam ettirmiÅŸtir. Klasik halk ÅŸiirini devam ettiren ÅŸairler bulunmasına raÄŸmen, aruzla yazılmış gazeller, dîvânlar, müseddesler de söylemiÅŸlerdir. Hattâ ÅŸiirlerinde, divan ÅŸiirinin dilini, mazmunlarını kullanan ÅŸairler bile mevcuttur.

Mevzu itibariyle Kırım, Sivastopol ve Silistre gibi Ruslarla yapılan savaÅŸlardan Nizip Harbine kadar iç ve dış hâdiselerin hepsi, halk ÅŸiirine aksetmiÅŸtir. Orta oyunu ise bilhassa bu asırda raÄŸbet görmüÅŸ ve yayılmıştır. Ferhad ile Åžerife Hanım hikâyesi gibi çeÅŸitli halk hikâyelerinin doÄŸduÄŸu ve destanların söylendiÄŸi de bir gerçektir. Ayrıca, Karagöz taklidi ve halk hikâyecilerinin ortaya koydukları çeÅŸitli tipler, roman ve tiyatro dallarında Avrupaî Türk Edebiyatına tesir etmiÅŸtir.

Asrın tanınmış saz ÅŸairleri ise Bayburtlu Zihni (1795-1859), Erzurumlu Emrah (ölm. 1860), Âşık Dertli (1772-1845) ve isyancı ÅŸair DadaloÄŸlu'dur (ölm. 1868).

Asrın ikinci yarısından itibaren, Osmanlı Türk Edebiyatı artık batı tesirinde, romandan tiyatroya kadar, pek fazla eser verecek ve cemiyet hayatında gazete, büyük yer tutacaktır.

Tanzimat, Osmanlı Edebiyatında Avrupaî bakımdan bir baÅŸlangıç noktası olarak görülür. Avrupaî Edebiyatın Tanzimat devrinde, Åžinasi, Namık Kemal ve Ziya PaÅŸa vardır. Bunlar, ilk devri meydana getiren, ÅŸair, yazar, gazeteci ÅŸahsiyetlerdir. Bir tarafları daima eski edebiyata dönüktür. Åžiirlerinin muhtevası yeni olmakla birlikte, gazel ve kaside tarzını kullanırlar. Hattâ, Namık Kemal gibi eski ÅŸiir an’anesinde dîvân ortaya koyan ÅŸahsiyetler bile vardır. Fakat bilhassa Namık Kemal, bundan sonraki devrede romandan tiyatroya kadar, edebiyat sahasında kalem oynatacaktır. Åžinasi (1824-1871) daha çok gazeteci olarak görülür. Gazetede çıkan makalelerinden baÅŸka, Müntehabât-ı EÅŸ’âr, Åžair Evlenmesi, Durub-i Emsâl-i Osmaniyye gibi eserleri vardır. Ziya PaÅŸa (1829-1880) bir tarafıyla daima eskiye baÄŸlıdır. Külliyât-ı Ziya PaÅŸa adıyla ÅŸiirleri, Süleyman Nazif tarafından toplanmıştır. Zafernâme, PaÅŸanın hiciv üslûbuyla yazdığı ve Âlî PaÅŸayı hedef aldığı bir baÅŸka eseridir. Harabât, Defter-i Âmâl Mukaddimesi, diÄŸer eserleridir. Batıdan tercümeleri de vardır.

Namık Kemal’e gelince, o, bunların içinde en çok eser verenidir. Vatan NeÅŸîdesi (Hürriyet Kasîdesi) az çok kendi ruh hâlini verir. Namık Kemal, tiyatro sahasında Vatan Yahut Silistre, Gülnihâl, Âkif Bey, Kara Belâ; roman sahasında İntibâh, Cezmi gibi eserlerin sahibidir. Ayrıca makaleleri, tenkitleri vardır. Nesir sahasında Rüyâ’sı, Celâl Mukaddimesi, Me-Prison Muâhezenâmesi, Renan Müdâfaanâmesi, Mektupları onun diÄŸer eserleridir. Yazdığı Evrâk-ı PeriÅŸân ve Osmanlı Tarihi ise diÄŸer iki eseridir.

Tanzimat Edebiyatının ikinci devresini Ekrem-Hâmid-Sezâi Mektebi teÅŸkil eder. Her üçü de ÅŸiir sahasında birleÅŸirler. Recâizâde Mahmud Ekrem (1847-1914) daha çok “Üstad Ekrem” olarak anılır. Åžiirlerinden baÅŸka, hikâye, roman ve tiyatroları vardır. Ayrıca Tâlim-i Edebiyât’ı ve tercümeleri bulunmaktadır. NaÄŸme-i Seher, Yâdigâr-ı Åžebâb ve üç parçadan ibâret olan Zemzeme, ÅŸiir kitaplarını meydana getirir. Pejmürde’si daha çok mensureleri ihtiva eder. En mühim romanı, Araba Sevdası’dır.

Abdülhak Hâmid’in (1857-1937) ilk ÅŸiir kitabı, Hep Yahut Hiç adını taşır. Belde, Sahra, Makber, Ölü, onun diÄŸer ÅŸiir kitaplarıdır. Åžiirlerinde yeni ÅŸekillere yer vermiÅŸtir. Makber adlı eseri, Türk mersiye edebiyatının ÅŸâheseridir. Osmanlı Devletinin yıkılışını ve Cumhuriyet devrinin ilk 14 yılını gören bu ÅŸairin Macerâ-yı AÅŸk, Sabru Sebât, Duhter-i Hindû, Nesteren, Tarık, Tezer, EÅŸber, Sardanapal, Liberte, İbn-i Mûsâ, Abdullah-üs-Sagîr ve Finten gibi tiyatro eserleri vardır. Ancak tiyatrolarını sahneye uydurmak güçtür. Tarih ve millet ÅŸuuruna yer vermesi, eserlerinin bir baÅŸka yönüdür.

SâmipaÅŸazâde Sezâi, bu iki edibin yanında daha sönük kalır. SergüzeÅŸt adlı romanı, en önemli eseridir.

Bu devrede Ekrem-Muallim Nâci çatışması ortaya çıkmıştır. Bu daha çok Eski-Yeni çarpışması olarak adlandırılmışsa da, Nâci, ÅŸiirde Ekrem kadar yenidir. Fakat her ikisini de takip eden gençler vardır. Nâci, Ekrem Beyin Zemzeme’sine Demdeme ile karşılık vermiÅŸtir. Ayrıca Istılâhat-ı Edebiyye’yi yazmıştır. Ancak, Nâci’ye, asrın en büyük padiÅŸahı Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Târihnüvis-i Âl-i Osman unvanı verilmiÅŸ, maaÅŸ baÄŸlanmış ve niÅŸan tevcih edilmiÅŸtir. Aslında bu mücadelenin temelinde, bu ve buna benzer kıskançlıkları da hesaba katmak gerekir. Nâci’nin en mühim hususiyetlerinden biri, ÅŸiirinde açık dil kullanmış olması ve ÅŸarklı kalmasıdır. Medrese Hâtıraları’nı, Muhâberât ve Muhâverât’ını, Ömer’in ÇocukluÄŸu’nu hep bu açık dille yazan Muallim Nâci’nin bazı ÅŸiirleri, Recaizâde Mahmud Ekrem tarafından Tâlim-i Edebiyât adlı esere alınmıştır. YetiÅŸmesinde manevî bir terbiyenin bulunması, kuvvetli inancı; ÅŸarkla garbı mukayeseye iktidarı, millî olmasını ve edebiyatımızın kendi içinde yenileÅŸmesini isteyen bir ÅŸahsiyet olmasını temin etmiÅŸtir.

Åžiirlerinde zenginlik ve millîlik göze çarpar. İlk ÅŸiirlerini Tuna Gazetesinde neÅŸretmiÅŸtir. İlk ÅŸiir kitabı ise AteÅŸpâre’dir. Åžerâre, Fürûzân, Sünbüle diÄŸer ÅŸiir kitaplarıdır. Hâmiyet yâhut Mûsâ bin Ebi’l-Gazân ve Zâtü’n-Nitâkayn adlı eserinin mevzuunu, İslâm târihinden almıştır. ErtuÄŸrul Bey Gâzi manzum eseriyse Kayılar'ın Anadolu’ya gelip yerleÅŸmesini iÅŸler. Bu, onun millî tarihe olan hürmetinin aksidir. Osmanlı Åžairleri, Esâmi, Istılâhât-ı Edebiyye onun diÄŸer eserleridir.

Recâizâde’yi takip eden gençler, Tanzimat Edebiyatının ikinci nesliyle Servet-i Fünun Edebiyatı arasında bir köprü vazîfesi görürler. “Ara nesil” olarak adlandırılan bu nesil, daha çok, edebî faaliyetlerini dergilerinde gösterirler.

Edebiyat-ı Cedide olarak adlandırılan Servet-i Fünun Edebiyatı, ÅŸiirde Tevfik Fikret ile Cenab Åžehâbeddin, nesirdeyse Hâlid Ziyâ ile temsil edilmiÅŸtir. Bu zümre içinde Süleyman Nazif (1869-1927), Fâik Ali (1876-1950), Ali Ekrem (1867-1937), Süleyman Nesib (1866-1917), Hüseyin Suad (Yalçın) (1867-1942), Hüseyin Sîret (1872-1959), Ahmed ReÅŸid (Rey) (1870-1956), Celâl Sâhir (1838-1935), ÅŸiir sahasında eser veren ediplerdendir. Hâlid Ziyâ (1865-1945), Mehmed Raûf (1874-1931), Hüseyin Câhid (1857-1957), roman ve hikâye alanında bu zümrenin önde gelen ÅŸahsiyetlerindendir. Ayrıca, Cenab, nesriyle de dikkati çeken bir ÅŸahsiyettir.

Tanzimat devrinin ekseri paÅŸaları da Avrupa Edebiyatının içinde yer almışlardır. Yalnız Cevdet ve Münif PaÅŸalar, bu devrin ilim ve irfanına çok ÅŸeyler katmışlardır. Cevdet PaÅŸa, büyük bir gayret, ilmî mesâi sayesinde dev eserler ortaya koymuÅŸtur. Münif PaÅŸa, Mecmûa-i Fünûn’u çıkarmış ve tedrisat üzerine eÄŸilmiÅŸtir. Süleyman Nazif gibi Servet-i Fünûn içinde yer alan Rıza Tevfik gibi ÅŸairler, daha sonra ÅŸiirlerinde, geçmiÅŸ günlerin hasretiyle, Sultan İkinci Abdülhamid Handan af dileyen ÅŸiirler yazmışlardır.

Avrupaî Türk Edebiyatının kadın ÅŸairleri de vardır. Nigâr Hanım (1862-1918), Fatma Âliye Hanım (1864-1924) Abdülhak Mihrünnisâ Hanım (1864-1943), bunların başında gelirler. Emine Sâmiye Hanım ise devrin kadın muharrirlerindendir.

Bu asrın halk için eser yazan muharrirlerinin başında Ahmed Midhat Efendi (1844-1913) gelmektedir. Ebüzziyyâ Tevfik (1848-1913) ise Türk matbaacılığının unutulmaz simâsıdır. Matbaacılıkta devrin padiÅŸahı Sultan İkinci Abdülhamid Han geniÅŸ imkânlar tanımış; İkinci Murad Hanla baÅŸlayan kültür faaliyetleri, onunla dünyaya yayılmış; Osmanlı-Türk Edebiyatı, ilim ve kültürüne ait eserlerin pek çoÄŸu, bu büyük kültür padiÅŸahının himmetiyle basılmıştır.

İlk romancı ve hikâyeciler arasında, Nâbizâde Nâzım’ın da büyük yeri vardır. Mizancı Murad, hem tarih hem roman yazarı olarak görülür. Ahmed Vefik PaÅŸa (1823-1871), tiyatroda bilhassa adaptasyon sahasında tanınır. Ayrıca devrin milliyetçilik hareketleri içinde de bulunur. Süleyman PaÅŸa (1838-1892), Ali Süâvî (1839-1878), büyük lügat ve ansiklopedi yazarı Åžemseddin Sâmi (1850-1904), bu akım içinde yer alırlar. Ancak Osmanlı Müellifleri’nin yazarı Bursalı Tahir Bey (1861-1926), Necib Âsım (1861-1935), Veled İzbudak (1869-1950), Ahmed Hikmet MüftüoÄŸlu (1870-1927), Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944), bu cereyanın belli baÅŸlı sanatkârları durumundadırlar.

Servet-i Fünundan sonraysa, popüler edebiyatı, Hüseyin Rahmi (1864-1944) ve Ahmed Rasim (1864-1932) devam ettirirler.


Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 20. Yüzyıl
Yirminci yüzyıl Osmanlı-Türk Edebiyatının belli baÅŸlı edipleri Cumhuriyet Devrinde yaÅŸarlar. Bu asrın ÅŸiirle uÄŸraÅŸan tek padiÅŸahı Sultan BeÅŸinci Mehmed ReÅŸâd’dır. Asra girerken Fecr-i Âtî Edebî zümresiyle karşılaşılır. Bu zümre içinde Åžehâbeddin Süleyman (1885-1921), Tahsin Nâhid (1887-1918), Müfid Râtık (1887-1917), Emin Bülend (1886-1942), İzzet Melih, Fazıl Ahmed Aykaç (1887-1967) ve M. Behçet Yazar yer almışlardır. Bu asrın Millî Edebiyat cereyanı içinde Ömer Seyfeddin (1884-1920), Ali Cânip Yöntem (1887-1976), Ziya Gökalp (1876-1924), Fuâd Köprülü (1890-1966), Hamdullah Suphi (1886-1966) yer alırlar; sanatta ve ÅŸekilde milliyetçiliÄŸiyse Enis Behic (1891-1949), Halid Fahri (1891-1971), Orhan Seyfi (1890-1972), Yusuf Ziya (1895-1967), Ali Mümtaz (1897-1967) devam ettirirler. Rızâ Tevfik (1869-1947), âşık tarzı tesirlerle ÅŸiirler yazar.

Cumhuriyet devri içinde de yer alan, fakat herhangi bir zümreye baÄŸlı olmayan müstakil sanatkârların başında Mehmed Âkif (1873-1936), Ahmed HâÅŸim (1883-1933), Yahya Kemâl (1884-1958), Yakub Kadri KaraosmanoÄŸlu (1889-1974), Refik Hâlid (1888-1965), ReÅŸad Nuri Güntekin (1889-1956), Faruk Nâfiz (1898-1973), Necib Fâzıl Kısakürek (1904-1983), Peyami Safa (1899-1961) bulunmaktadır. Devrin kadın sanatkârları ise Güzide Sabri Aygün, Åžekûfe Nihal, Hâlide Nusret ve Hâlide Edip’tir.

Yedi yüz yıllık Osmanlı-Türk Edebiyatının bu ÅŸekilde çeÅŸitli sahalarda ve türlerde geliÅŸmesi elbette, devletin sanata ve kültüre düÅŸkün, ilim adamlarına deÄŸer veren padiÅŸahların desteÄŸiyle olmuÅŸtur. Zaten Osmanlı padiÅŸahlarının pek çoÄŸu ÅŸairdir. İkinci Murad Han'dan baÅŸlamak üzere ÅŸiir, Osmanlı sarayında yerini almıştır. Osman Bey'den baÅŸlayarak ÅŸiir söyleyen ve dîvân sahibi olan padiÅŸahları ayrıca zikretmek gerekir. Bunların hepsi, klasik edebiyatımız içinde yer almışlardır. Bu bakımdan Klasik Türk Edebiyatının, kendine has bir üslubu, üslupta ÅŸahsî olmayan geleneÄŸi, ÅŸekilciliÄŸi, ölçüsü, nakilciliÄŸi ve edebî kaideleri vardır. Yeniliklere pek açık olmayan, herkesi anlayışta ve zevkte birleÅŸtirmeye çalışan klasik edebiyatımızda anlayış, görünüÅŸ ve zevkle, ölçü ve düzen mutlaka yer alır.

Klasik edebiyatımız, ortak mazmunlar ve ÅŸekiller dışına çıkmayarak hayatla alâkasız gibi görünürse de, aslında çeÅŸitli vadilerde verilen eserlerle (ÅŸehrengîz, surnâme, hiciv vs.) hakiki Türk hayatını konu edinmiÅŸ ve yerli mevzuları iÅŸlemiÅŸtir. Aslında divan vâdisinde ÅŸahsî görüÅŸler, dar (klasik) çerçeveler içinde iÅŸlendiÄŸinden, klasizm içinde hususî bir romantizme açılır.


 


Âzerî Türkçesi Edebiyatı
OÄŸuzca adıyla anılan Batı Türkçesi zamanla iki ana devreye ayrılmıştır. Bu ayrılma, Batıda Osmanlı Türk Edebiyatını meydana getirirken, DoÄŸuda da Âzerî Türk Edebiyatı teÅŸekkül etmiÅŸtir. Aslında gerek DoÄŸu, gerekse Batı OÄŸuzcası 13, 14 ve 15. yüzyıllarda pek farklılık göstermez. Selçuklular'dan sonra ortaya konulan edebiyatta her iki OÄŸuz aÄŸzının temelini teÅŸkil eden dil unsurları mevcuttur. Onun içindir ki, Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırdığımız Batı Türkçesi'nin ilk zamanlarında ayrılık görülmez ve bu devir Türkçesi her iki aÄŸzı birleÅŸtiren bir husûsiyete sâhiptir. Fakat zamanla OÄŸuz Türkçesi içinde ortaya çıkan iki dâire, belirli dil unsurlarını kendilerinde umumileÅŸtirerek, ayrılma yoluna gitmiÅŸtir. Bu ayrılma, ilk zamanlar pek ileri deÄŸildir. Hattâ, tarih içinde güçlü ve devamlı bir edebiyat olan Osmanlı Edebiyatı, sadece Âzerî sahasında deÄŸil diÄŸer Türk illerinde de kendisini hissettirmiÅŸtir. Bu irtibat sadece kültür sahasında olmamış, Osmanlı, yeri geldikçe son zamanlarda bile elinden gelen yardımı bu Türk ülkelerine esirgememiÅŸ, Türkçe'nin ve Türk Edebiyatının geliÅŸmesinde mühim rol oynamıştır. Hattâ Halîlî gibi meÅŸhur ÅŸâirler Osmanlı sarayı tarafından da himâye edilmiÅŸtir. Âzerbaycan’ın siyâsî ve kültür tarihinde Osmanlı'nın bu bakımdan mühim bir yeri vardır. Bütün Türk dünyasında olduÄŸu gibi, Âzerbaycan ile olan münasebet, bugünkü kardeÅŸ Türk Dil ve Edebiyatının temelini teÅŸkil etmiÅŸtir. Bu noktadan hareket eden Gaspıralı İsmâil ve diÄŸer Türk kültür birlikçileri, Türk dünyasını tek bir yazı dilinde birleÅŸtirmek fikrinde, kısa zamanda baÅŸarıya ulaÅŸmışlar ve Osmanlı Türkçesi'nin tek bir yazı dili olmasını istemiÅŸlerdir. Bu ise Osmanlı TürklüÄŸünün, diÄŸer Türk illerini görüp gözetmelerinin ve onlara duydukları yakınlığın neticesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Sırf bu irtibatı koparmamak için bazı Osmanlı ÅŸâirleri DoÄŸu Türkçesinde (ÇaÄŸatay Türkçesi) gazeller bile yazmışlardır.

Zamanla ayrılmaya baÅŸlayan Âzerî Türkçesi, dil coÄŸrafyası itibariyle DoÄŸu Anadolu, Güney Kafkasya ve Kafkas Âzerbaycanı, İran Âzerbaycanı, Kerkük ve Irak-Suriye Türklerini içine almaktadır. Âzerî Edebiyatı, daha çok ÅŸiir dili olarak kuvvetliliÄŸini kurmuÅŸtur. Bu bakımdan Âzerî sahasında Türk Edebiyatının çok kuvvetli ÅŸâirleri yetiÅŸmiÅŸtir.

Âzerî sahası Türk Edebiyatı, 14. yüzyıldan baÅŸlayarak günümüze kadar pekçok ÅŸâir, nâsir ve sanatkâr yetiÅŸtirmiÅŸtir.

On dördüncü yüzyılın Âzerî sahasında yetiÅŸen önde gelen ÅŸâiri Nesimî'dir (ölm. 1404). Åžiirlerinde heyecan ve lirizm hâkimdir.

Bu asrın kudretli ÅŸâirlerinden birisi de Kadı Burhâneddin'dir (1344-1399). Kadı Burhâneddin, OÄŸuzların Salur kabilesindendir. Kayseri’de tahsile baÅŸlamış, sonra Mısır’a gitmiÅŸ, bilhassa fıkıh sahasında derinleÅŸmiÅŸtir. Åžam’da Kutbeddîn Razî’den aklî ve naklî ilimler okumuÅŸ, sonra Eretna oÄŸlu tarafından Kayseri’ye kadı olarak tayin edilmiÅŸtir. Ertena BeyliÄŸi'nin dağılması üzerine 1381 yılında Sivas’ta sultanlığını ilân etmiÅŸtir. Etrafındaki beyliklerle mücadelelerde bulunmuÅŸ, nihayet 1399 yılında Akkoyunlu hükümetini kuran Karayülük Osman Beyle yaptığı savaÅŸta yenilmiÅŸ ve idam edilmiÅŸtir.

Dîvân’ı vardır. Dîvân’ında kaside, gazel ve tuyuglar bulunmaktadır. Åžiirlerine tasavvufun inceliklerini yerleÅŸtirmiÅŸtir. Ancak, bazı gazellerinde, muhteris bir ÅŸahsın maceracı ruhu aksetmektedir. Fıkıh sahasında Arapça olarak yazdığı eserleri vardır.

Bu asrın Âzerî Türkçesi Edebiyatı içinde ayrıca kayda deÄŸer ÅŸâir ve nâsirleri içinde Erzurumlu Mustafa Darîr gelmektedir. Eserlerini çeÅŸitli yerlerde yazan ve Mısır’da Türkçecilik Cereyanına katılan Kadı Darîr, daha çok Osmanlı Türkçesi'yle yazmıştır. Ondaki Azerîlik, Osmanlı Türkçesi'nin tabiî seyri içindedir. Yûsuf ile Zelîha adlı mesnevîsinin yanında üç ciltlik Sîretü’n-Nebî adlı eseri vardır. Bu bakımdan Türk Edebiyatı içinde ilk siyer yazarıdır. Siyerinde yer alan ÅŸiirleri bir hayli liriktir. Peygamberimizi anlatırken yazdığı ÅŸiirlerden bazısı, Türkçe'de mevlid türüne öncülük etmektedir. Åžiirlerinde Gözsüz ve Darîr mahlasını kullanmıştır. Yüz Hadîs Tercümesi ve Fütûhu’ÅŸ-Åžam Tercümesi adlı eserleriyle, bilinen eserlerinin sayısı dörde çıkmaktadır. Yalnız Yûsuf ile Zelîha’sı deÄŸil, nazmının kudretini diÄŸer eserlerinde de göstermiÅŸ ve vakaları yer yer ÅŸiirle de ifade etmiÅŸtir. Samimî ve açık bir anlatıcılığı olan Kadı Darîr’in hikâye etme kabiliyeti çok yüksektir. O, bu bakımdan Türk Halk Edebiyatı içinde müstesna bir mevkie sahiptir.

On beÅŸinci yüzyılda Âzerî sahası Türk Edebiyatı, en kudretli ÅŸâirlerinden biri olan Habîbî’yi yetiÅŸtirmiÅŸtir. Çobanlık yaparken bir tesadüf eseri Akkoyunlu Hükümdarı Sultan Yakub’la karşılaÅŸtığı zaman o, henüz çocuktur. Çoban çocuk ile ona sorular soran padiÅŸahın adamı arasında geçen hâdiseyi öÄŸrenen sultan, çocuÄŸun zekâ ve cesaretine imrenerek himayesine almıştır. Habîbî bu sayede ilim ve edebiyat sahasında kendisini yetiÅŸtirmiÅŸ ve asrının büyük ÅŸâiri olmuÅŸtur. Sultan Yakub’dan sonra, Safevî hükümdarı olan ve ÅžiîliÄŸi ihdas eden Åžah İsmail zamanında ona Melikü’ÅŸ-Åžuarâ unvanı verilmiÅŸse de bu kudretli ÅŸâir Safevî sarayını terk ederek, Sultan İkinci Bayezid Han devrinde İstanbul’a gelmiÅŸ ve burada vefat etmiÅŸtir. Evliya Çelebi, Habîbî’nin Sütlüce’deki Câferabâd Tekkesi civarına gömüldüÄŸünü kaydetmiÅŸtir. Onun İstanbul’a geliÅŸinde akîdesine bir halel gelmemesi düÅŸünülebilir. Çünkü bâzı kayıtlarda Åžah İsmâil’den bahisle “...oÄŸlu habîs İsmâil, tarîkat-ı bâtılayı ihdas ederek...” ÅŸeklinde yer verilmiÅŸtir. Gerçekte, onun dedeleri Erdebilli olup, Sünnî idiler. Âzerî cemiyetinin hayat ÅŸartlarının doÄŸurduÄŸu sebepler yüzünden Osmanlı sahasına Habîbî’nin dışında; Hamidî, Åžâhidî, Sürûrî, Basirî, Kabilî, Bidârî ve Halilî gibi ÅŸâirler de geçmiÅŸlerdir.

Habîbî ÅŸiirdeki kuvvet ve kudret yönünden Fuzûlî ile Nesîmî arasında bir köprü gibidir. Gazellerinde âşıkâne ve safiyâne bir edâ vardır. Türkçesi açıktır. Dînî kültürünün geniÅŸ olduÄŸunu ÅŸiirlerinden öÄŸreniyoruz. Fuzûlî, onun ÅŸiirlerine nazîreler söylemiÅŸtir. Bu bakımdan o Fuzûlî’nin yetiÅŸmesinde de vazife yüklenmiÅŸtir.

Âzerî sahasında yaÅŸayan ve Türk Edebiyatının en büyük ÅŸairlerinden olan Fuzûlî de, 16. yüzyıl ÅŸâirlerindendir. BaÄŸdat’ta yaÅŸayan ÅŸair, Safevî idaresi altındaki bu yerde, Safevî hükümdarlarından iltifat görmemiÅŸtir. Ancak Osmanlı hakimiyeti zamanında itibara kavuÅŸmuÅŸ ve pekçok eser yazmıştır.

On yedinci yüzyıl geçmiÅŸe nispetle Âzerî Türkçesi Edebiyatının sönük bir devresini teÅŸkil eder. Sarayda Farsça'nın hakimiyeti, ÅŸairlerin hemen hepsini Farsça söylemeye yöneltmiÅŸtir. Bu asırda kayda deÄŸer ÅŸâirlerin başında Tebrizli Sâib (1591-1671) gelmektedir. İran Edebiyatına Hind üslûbunu getiren Sâib, daha çok hikemî ÅŸiir tarafındadır. Bu yönüyle Nâbî’ye tesiri görülür. Dîvân’ından baÅŸka Kandeharnâme ve Mahmûd-Ayaz adlı mesnevîleri de vardır. Dîvân’ında Türkçe-Farsça mülemmâlar da mevcuttur. Farsça ÅŸiirlerinin bir kısmı, zamanındaki ÅŸâirlere nazîre olarak yazılmıştır. Beyâz adını verdiÄŸi müntehabat mecmuası, onun zevkinin bir baÅŸka yönüdür. Bütün manzumeleri beyit olarak sayıldığında 120 bin beyti bulmaktadır. Bu itibarla asrının önde gelen ÅŸâiridir.

Bu asrın kayda deÄŸer ÅŸâirlerinden birisi de Tarzî’dir. AvÅŸar Türklerinden olan bu ÅŸâir, Åžah Safî tarafından taltif edilmiÅŸtir. Türkçe kelimeleri Fars dili gramerine uydurarak söylemesi onun diÄŸer bir tarafıdır. Ancak tabiî Türkçe ile yazdığı ÅŸiirleri, uzun zaman varlıklarını devam ettirmiÅŸlerdir. Yine bu yüzyılda “Te’sîr” mahlâsını kullanan Türk ailesine mensup diÄŸer bir ÅŸâir Mirza Muhsin’dir. Asrın sonlarına doÄŸru ÅŸöhret kazanmıştır. Fakat ekseri ÅŸiirlerini Farsça yazmıştır. Türkçe gazelleri azdır.

Mesihî bu asırda Âzerî Türkçesi Edebiyatının mesnevî vadisindeki temsilcisi durumundadır. Varaka ve GülÅŸâh, Zembûru Asel ile Dâmu Dâne adlı mesnevîlerini zikretmek yerinde olur.

Asrın hükümdar ÅŸâiri Åžah İkinci Abbas’tır. Saltanatı sırasında âlim ve ÅŸâirleri himâye eden Åžah İkinci Abbas, daha çok bu yönüyle hizmette bulunmuÅŸtur. Sânî mahlasıyla Türkçe ve Farsça ÅŸiirler söylemiÅŸtir. Åžah İkinci Abbas’ın vak’anüvis târihçisi olan, Åžah İkinci Sâfî’nin de vezirliÄŸini yapan Mirza Târih Vâhid Tebrizî de bu yüzyılın ÅŸâiridir. Dîvân’ı Türkçe ve Farsça ÅŸiirleri ihtivâ etmektedir.

Melik Bey Avcı ile MüÅŸtak ve Mevcî bu asırda zikre deÄŸer diÄŸer ÅŸâirlerdir. Bunlar Kavsî-i Tebrizî ve Sâib de dâhil Nevâî ve Fuzûlî gibi üstad ÅŸâirlerin mektebine dahildirler.

Sâdıkî bu asrın Âzerî Türk Edebiyatında Mecmaü’l-Havâs adlı tezkiresiyle yer almıştır. Sâdıkî, Tezkiresi’nde bu sahada yetiÅŸen ÅŸâirlere yer ayırdığı gibi, Osmanlı sahası ÅŸâirlerini de ihmal etmemiÅŸtir.

On sekizinci yüzyılda devam eden Fuzûlî ve Nevâî mekteblerinin yanında yeni Âzerbaycan Türk Edebiyatına katılan ve kurucu rolde bulunan Molla Penah Vâkıf (1717-1797) ve Vedidî (1709-1809) gibi ÅŸâirler yer almaktadır.

Vâkıf bu yüzyılda Âzerî Türk Edebiyatının en ÅŸöhretli ÅŸâiridir. Bir Kafkas Türkü olup, Sünnî akîdeye mensuptur. Åžöhreti daha çok Kafkas Türkleri arasında yayılmıştır. Vâkıf, KarabaÄŸ hükümdarı İbrahim Halil Hanın eÅŸik aÄŸasıdır. İran Åžahı Aka Mehmed, KarabaÄŸ’ı istilâ etmiÅŸ, Vâkıf bu zamanda ölümden kurtulmuÅŸtur. Fakat Aka Mehmed Åžahın halefi tarafından oÄŸlu ile birlikte öldürülmüÅŸtür. Mezarı Âzerbaycan’da ÅžuÅŸa ÅŸehrindedir. Âzerî Türkleri, kabrini evliyâ türbesi gibi ziyaret etmektedirler. Vâkıf divan ÅŸiirini elden bırakmamakla birlikte halk ÅŸiiri de yazmıştır. Åžiirlerinde yaÅŸanılan hayata yer vermektedir. Bunu ÅŸâir dostu Vedidî’ye yazdığı gazelinde görmek mümkündür. Âşık tarzındaki ÅŸiirlerindeyse divan estetiÄŸiyle halk söyleyiÅŸini kaynaÅŸtırdığı görülür. Onun tesiri Vedidî ve Ârif gibi asrının ÅŸâirlerinde sürmüÅŸ ve 19. asrın Âzerî ÅŸâirlerinden olan Zakir’de devam etmiÅŸtir.

Yine bu devrin Kürenî, Gurbanî, Tufarganlı Abbas gibi saz ÅŸâirleri, halk edebiyatı sahasında zikre deÄŸer ÅŸâirlerdir. Ayrıca bir Türkmen ÅŸâiri olan Mahtum Kulu’yu da saha itibariyle buraya dahil etmek gerekir.

Bu asırda Âzerî sahasında yetiÅŸen ÅŸâirler, bununla kalmaz. AraÅŸtırıldığı takdirde daha baÅŸka ÅŸâirlerin de ortaya çıkması büyük ihtimal dahilindedir. Hüseyin Efendi Gayıbof’un Âzerbaycan’da "MeÅŸhur Olan Åžûarâ’nın EÅŸ’ârına Mecmûadır" adındaki antolojisi, bu asra geniÅŸ çapta ışık tutmaktadır.

On dokuzuncu yüzyılda Âzerî Türkçesi Edebiyatı eskiyi devam ettirdiÄŸi gibi, Osmanlıya paralel olarak yeniliÄŸe de yüzünü dönmüÅŸtür. Fakat Kuzey Âzerbaycan’ın Ruslar tarafından, KarabaÄŸ’ın Ermenilerce iÅŸgâli bu Türk ülkesini aÄŸlayan ÅŸâirlerle doldurmuÅŸtur. Vatanın düÅŸtüÄŸü felâketi dile getiren ÅŸâirler çoÄŸunluktadır.

On dokuzuncu yüzyıl ortalarından sonra sönmeye baÅŸlayan klasik edebiyat (Divan edebiyatı), İran Âzerbaycanı’nda varlığını korumakla birlikte, bizde Åžinâsi’nin yaptığı gibi mevzuda deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramıştır. Hattâ bu deÄŸiÅŸiklik dilde de görülmüÅŸtür.

Kuzey Azerbaycan’da klâsik ÅŸiir varlığını biraz da tekkelerde sürdürmüÅŸtür. Bu bölgede yaÅŸayan Mehmed Askerî mahlâslı bir NakÅŸî ÅŸeyhinin tekke ÅŸiirinde öncülük ettiÄŸi görülür. Mehmed Askerî daha çok Türkiye Türkçesi'ne yakın bir dil kullanan ve dilde birliÄŸin ÅŸuuruna varan bir ÅŸeyhtir. Kutkaşınlı Abdullah, onun Âzerî Türk Edebiyatında takipçisi olup dinî ÅŸiirleriyle tanınmaktadır. Bölgenin destanî kahramanı Åžeyh Åžâmil de, bilhassa Dağıstan taraflarında bu dil edebiyatında yer almıştır.

Bu yüzyılın ünlü tarikât ÅŸeyhi Mir Hamza Nigârî'dir (1815-1885). Türkiye’de tahsil gören Mir Hamza Nigârî, Osmanlı-Rus Harbinde Türkiye lehinde rol oynamış ve sonunda Anadolu’ya göç etmiÅŸtir. Dilinde Türkiye Türkçesi hususiyetlerine yer veren bu ÅŸeyhin ÅŸiirleri lirik olup, dinî unsurlara da yer vermiÅŸtir. Dîvân’ının yanında Çaynâme, Nigârnâme gibi mesnevîleri de vardır. Farsça ÅŸiirleri ayrı bir dîvânda toplanmıştır. Åžiirinde Fuzûlî tesiri vardır. Âşık ÅŸiiri tarzındaki manzumeleri onun diÄŸer bir yönünü verir.

Eski edebiyata baÄŸlı olan ÅŸâirler içinde bu asırda Baba Bey Åžâkir’i de zikretmek yerinde olur. Baba Bey Åžâkir daha çok satirik (yergiyle ilgili) ÅŸiirde kendisini göstermiÅŸ ve manzumelerinde Rus memurlarının ahlâksızlıklarını, cemiyeti soymalarını ve sahte din adamlarının yaptıklarını dile getirmiÅŸtir. Kendisini Güney Âzerbaycan’da Hacı Mirza Mehdî (1830-1896) takip etmiÅŸ ve satirik ÅŸiirin bölgedeki canlılığını devam ettirmiÅŸtir. Manzumeleri daha çok, halk ÅŸiirine yakın olup, akıcı bir dile sahiptir. Türkçe'nin yanında Farsça ÅŸiirler de yazan Hacı Mirza Mehdî saÄŸlığında bir Dîvân bırakmıştır. Ayrıca Manzara-yı ÂÅŸk adlı bir mesnevîsiyle Lâtifeleri mevcuttur.

Âzerî Edebiyatı, belki köklü bir sözlü edebiyata dayanması sebebiyle, bu yüzyılda da Halk Edebiyatı ÅŸubesinde varlığını pek fazla hissettirmiÅŸtir. Gerek aşıklar (saz ÅŸâirleri), gerekse kalem ÅŸuarâsı (halk ÅŸâirleri) 19. asırda eski geleneÄŸi bırakmamışlar ve hece vezninde ÅŸiirler yazmışlardır. Bu ÅŸâirler az da olsa, ayrıca eski edebiyatın nazım ÅŸekilleriyle manzumeler de yazmışlardır. Bu asrın belli baÅŸlı halk ÅŸâirleri, Mehemmed Beg Âşık, Agabegumaga, Kâzımaga Sâlik, Âşık Peri, Melikballı Kurban, Åžekili Hatem, Mücrim Kerim Vardânî, Mirza Bakış Nâdim, Bababey Åžâkir, Kasım Bey Zâkir, Hayran Hanım, Andelib Karacadagî, Mehdi Bey Åžekâkî, Mîrza Mehdî Åžukûhî, Seyyid Ebulkâsım Nebâtî vs. dir.

Âşık Mûsâ (1785-1840) Mehemmed Hüseyin (1800-1880), Âşık Mehemmed, Âşık Dilgam, Âşık Rece, Âşık Hasan, Âşık Cavad ve Âşık Cemâl gibi saz ÅŸâirlerini de bu arada zikretmeliyiz.

On dokuzuncu asrın ilk yarısında Osmanlı Türk Edebiyatına paralel olarak, modern edebiyata yönelen Âzerî Türk Edebiyatının bazı isimleri maddî imkânlar temin edilerek, Çarlık Rusyası tarafından yönlendirilmiÅŸtir. Bunların başında gelen ve ayrıca Hıristiyan da olan, Mirza Kâzım Bey Zâkir’in Türk Tatar Dilleri Grameri’nden baÅŸka eserleri de vardır. Zafer NaÄŸmesi adlı manzumesiyle meÅŸhur olan Mirzâ Câfer Topçubaşı da, Rusların hizmetinde çalışmış Âzerî ÅŸâirlerindendir.

Asrın ilk yarısında görülen ve Esrârü’l-Melekût adlı eserini, Abdülmecid Han'a takdim eden Abbas Kulaga Bakıhanlı Kudsî (1794-1846) de âlim, mütefekkir ve istidadlı bir ÅŸâirdir. Ayrıca tarih yazarıdır, Farsça'ya âit yazdığı Kânûn-ı Kûsî adlı eserinin yanında Tehzîb-i Ahlâk adlı eserini de zikretmek gerekir. GeleneÄŸe uyarak növhalar (mersiye) yazdığı da vâkidir. Öte yandan Kâsım Bey Zâkir (1784-1857), Vâkıf ve Vidâdî ile baÅŸlayan realizmin Âzerî Edebiyatında önde gelen temsilcisi durumundadır. Sanatı kuvvetli olup, güzellik ve sevgi konularını iÅŸlemiÅŸtir. Onun âşık tarzında yazdığı ÅŸiirleri, diÄŸer bir cephesini aksettirir.

İsmail Bey Kutkaşınlı da Rus ordusunda subay olarak hizmette bulunmuÅŸtur. Hikâyeler yazmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, modern edebiyatın takipçileri olarak Mîrza Fethali Ahundzâde (1812-1878), Seyyid Ezim Åžirvânî (1835-1888) gibi simalar görülmektedir. Ahundzâde çok yönlü bir ÅŸahsiyet olarak karşımıza çıkar. Eserlerinde Âzerî Türkçesi'ni açık bir ÅŸekilde kullanır. Tarihten coÄŸrafyaya, felsefeden dine kadar hemen her mevzuda yazılar yazan bu ansiklopedist ÅŸahsiyette, millet kavramına rastlanmaz.

Åžahsında Beytü’s-safâ gibi bir edebiyat mahfili kuran Seyyid Ezim Åžirvânî, Âzerî Türkçesi yanında Farsça'ya da yer ayırmıştır. Ayrıca eÄŸitimci gaye ile Rebiü’l-Etfâl adlı ders kitabını yazmıştır. Åžiirlerinde Fuzûlî tesiri açıkça görülür. Ancak bazı ÅŸiirlerinde cemiyetin dertlerini anlatmış ve hicviyeler de yazmıştır. Zaten kendisi bir muallimdir. Külliyatı vardır.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük hâdiselerden birisi, Âzerbaycan’da matbuatın geniÅŸ yer tutmasıdır. Bunlar içerisinde; Ekinci (22 Temmuz 1875), Ziyâ, KeÅŸkül, Åžark-ı Rus gibi gazete ve dergilerin müstesnâ yeri vardır.

Yirminci yüzyılda Âzerbaycan Türk Edebiyatının belli baÅŸlı simaları Câfer Cabbarlı (1899-1934), Resul Rızâ (1910-1981), Samed Vurgun (1906-1956), Mirzâ Aliekber Sabir (1866-1932), Hüseyin Cavid (1882-1941), Seyyid Mehemmed Hüseyn Åžehriyar (1907-1987) Bulut Karaçorlu Sehend (1907-1979), Yahya Åžeyda gibi ÅŸâirlerdir. Åžehriyâr ve Yahya Åžeydâ gibi ÅŸâirler, bugün Azerbaycan ilinde yankılanan ve Türk dünyasınca geniÅŸ çapta tanınan ÅŸâirlerdendirler.

ÇaÄŸdaÅŸ Âzerî Edebiyatı:

On dokuzuncu asrın baÅŸlarından itibaren Rus istilâları neticesinde, Azerî edebiyatı, iki kola ayrılır. Bunlardan Kuzey Âzerbaycan Edebiyatı, Rus tesiri altında ÅŸekillenirken, Güney Âzerbaycan Edebiyatı da klâsik çerçeve içinde sönükleÅŸir ve bir taklit edebiyatı hâlini alır.

Bunun yanısıra Halk Edebiyatı, bütün canlılığıyla tekâmülünü sürdürmekte olup, âşık tarzı ÅŸiirin yanında halk destanları, nağıllar, latifeler, tapmacalar ve bayatılar gibi sözlü edebiyat türleri ileri seviyededir.

Rus istilâsı karşısında, destanlar, ağıtlar oluÅŸturmuÅŸ halk ÅŸâirleri arasında Abdurrahman AÄŸa Dilbazof ve Genceli Hasan mühim yer tutar.

Klâsik edebiyat gittikçe zayıflamakla birlikte bilhassa Güney Âzerbaycan’da geleneÄŸini sürdürmektedir. Klâsik Edebiyatın türlerinden gazel ve özellikle mersiyenin Azerî Edebiyatında özel bir yeri vardır. Dâhil, Dilsüz, Râcî, Kumrî, Mukbil, Pürgam, Åžuâî ve Ahî 19. asrın önemli mersiye ÅŸâirleridir.

Tekkelerde geliÅŸen tarikat edebiyatında ise Hamza Nigâri, Mir Mehemmed Askerî ve Kutkaşınlı Abdullah önde gelirler.

Baba Bey Şakir ise satirik daldaki şiirleriyle tanınır.

Güney Âzerbaycan’da yeni edebiyatın ilk temsilcileri arasında Abdurrahim Talıbof, Zeynelâbidin Åžirvânî ve Mirza AÄŸa Tebrizî sayılabilir.

Konuları, klasik konulardan ayrılmakla birlikte bu dönemin en çok raÄŸbet gören nazım ÅŸekli gazeldir. Andelib Karacadağı, Nebatî, Heyran Hanım ve Hacı Mirza Mehdi Åžükûhî devrin önemli ÅŸâirleridir.

Güney Âzerbaycan’da modern Âzerî Edebiyatının öncüleri, daha çok Rusça’yı öÄŸrenip Batı medeniyetleriyle temasa geçen ilim adamları olmuÅŸtur. Mirza Cafer Topçubaşı, Mirza Kâzım Bey ve AbbâskuluaÄŸa Bakıhanlı Kudsî ansiklopedik yönü de ağır basan birer ÅŸâir ve ilim adamıdır.

Devrin en renkli simalarından biri de Mirza Åžefi Vâzıh’tır. Onun yanında realizm çığırının mahallîleÅŸme yönünde en mühim temsilcisi olan Kasım Bey Zâkir ile modern hikâye yazarlarından olan İsmâil Bey Kutkaşınlı önemli isimlerdir.

On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Âzerî Edebiyatı, tiyatro yazarı, ÅŸâir, mütefekkir ve reformist olan Âhundzâde’nin ÅŸahsında en büyük temsilcisini bulur. Lirik ÅŸiirleri ve satirik manzumeleriyle Seyyid Azim Åžirvanî de asrın en büyük ÅŸâiridir.

Âzerbaycan’da Tiyatronun DoÄŸuÅŸu ve GeliÅŸmesi: Âzerbaycan’da tiyatronun ortaya çıkışı, Avrupaî hayat tarzının tesiriyle Tiflis’te olmuÅŸtur.

1851’de vali Vorontsov tarafından tiyatro binası hizmete açılır. BaÅŸta Ahundzâde’ninkiler olmak üzere komediler, ilk defa Rusça olarak oynanır.

1880’den sonra profesyonel tiyatro toplulukları kurulur. Bu geliÅŸmelerde H. Zerdabi, Necef Bey Vezirli, S. M. Gânizâde, N.Nerimanof, Cihangir Zeynalof ve H. Mahmudbeyof çok büyük hizmetler görmüÅŸlerdir.

Celil Mehmedguluzâde, Abdurrahman Bey Hakverdili, Üzeyir Hacıbeyli, Abdullah Åžâik de bu dönemin isimleri arasında önemli yer tutar.

İlk profesyonel tiyatro topluluklarında Hüseyngulu Serabski, Cihangir Zeynalof, Mehdibey Hacınski, H. Ereblinski, HacıaÄŸa Abbasof ve Ebulfeth Veli ÅŸöhret kazanmış isimlerdir.

Hüseyin Câvid ve Câfer Cebbarlı, devrin meÅŸhur yazarlarındandır.

1930-1940 yıllarının önemli eser sahipleri arasında Mirza İbrâhimof ve Said Ordubadi vardır.

Daha sonra dramlarıyla İlyas Efendiyef, komedileriyle Sabit Rehman, Enver Memmedhanlı ve son dönemde Şıheli Gurbanof, İslâm Seferli, Ekrem Eylisli, seçkin tiyatro örneÄŸi veren sanatçılardır.

Yirminci yüzyılın başında Âzerîler, gözlerini dünyaya çevirmiÅŸ, olan bitenler ışığında gelecek hazırlıklarını yapmaya baÅŸlamışlardır. Türkiye matbuatı ile yaptıkları alışveriÅŸ neticesinde, dildeki yakınlaÅŸma ile edebî ve siyasî münasebetler de geliÅŸmiÅŸtir.

Bu yıllarda Âzerî Edebiyatı, Türkiye’ye paralel olarak geliÅŸirken iki ayrı temayülün daha etkisi altındadır: İslâmcılık cereyanı ve sosyal cereyanlar. Yirminci yüzyılın ilk çeyreÄŸi bu cereyanların temsilcilerini yetiÅŸtirirken, Molla Nasreddinciler adlı bir edebî ekol de bu üçünün senteziyle en doÄŸru yolu seçmiÅŸ görünür. Ö. F. Numanzâde ve C. Mehmedguluzâde’den baÅŸka Sabir, Ali Nazmi, Aligulu Gamkusar da bu gruptandır.

Romantik temâyülün öncüleri olarak ise Ahmed Cevad ile Memmed Hâdi’yi görürüz.

Ülkenin Sovyet idaresine geçmesiyle, 1920’den önce olgun eserler vermiÅŸ sanatçılar, bu dönemde ya susup bir kenara çekilmeyi ya da devre ayak uydurmayı tercih ederler. Bu dönemde mevzular, genellikle 1917 ihtilâli öncesi ve hemen sonrasındaki Âzerbaycan hayatını içine alır. Eserlerde epik hususiyetler ağır basar.

Yusuf Vezir Çemenzeminli, Memmed Sait Ordubadi, Mirza İbrâhimof, Mir Celâl, Mehdi Hüseyin, Enver Memmedhanlı, bu dönemde olgun eserler veren isimlerdir.

Mikâyıl Rızaguluzâde, Osman Sarıvelli, Süleyman Rüstem, Samed Vurgun, Mehdi Seyidzâde, Memmed Rahim, Resul Rıza Sovyet devri Âzerî ÅŸiirinin öncüleridir. Onu Cafer Handan, Mirvarid Dilbazi, Nigâr Refibeyli, Elekber Ziyatay, Enver Elifbeyli ve Ehmed Cemil’in oluÅŸturduÄŸu ikinci kuÅŸak takip eder.

Bu dönemin ilk ÅŸâirlerinde İkinci Dünya Savaşının tesiriyle sosyal ve siyasî konular ağır basarken, sonrakilerde sosyal hayat, millî ve insanî problemler iÅŸlenmiÅŸtir.

Bunların dışında EliaÄŸa Vâhid, Nebî Hazrî ve özellikle günümüz Âzerî ÅŸiirinin en tanınmış ÅŸâiri olan Bahtiyar Vahapzâde’yi ayrıca ele almak gerekir.

Yirminci asırda Güney Âzerbaycan’daki edebiyatın iki büyük isminden Habib Sahir ve özellikle Seyid Hüseyn Åžehriyar, sadece Âzerbaycan’ın deÄŸil, yakın dönem Türk dünyasının da en büyük ÅŸâirlerindendir.


 


ÇaÄŸatay Türkçesi Edebiyatı
MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'ni takip eden Kuzey-DoÄŸu Türkçesi'nin meydana getirdiÄŸi edebiyat, geniÅŸ mânâda ÇaÄŸatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. Dîvân ü Lügâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra KaÅŸgar Türkçesi, edebî kudretini göstermiÅŸ oluyordu. Hakâniye diye anılan bu Türk ÅŸivesi, sadece bu eserlerle kalmamış, teÅŸekkül eden yeni kültür merkezlerinde birçok eserler vücuda getirmiÅŸtir.

Gerçekte Kutadgu Bilig’le baÅŸlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa da onları MüÅŸterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. Dil bakımından bu bölgeler KaÅŸgar ÅŸîvesindeyseler de arada bazı ayrılıklar görülmektedir.

MüÅŸterek Orta Asya Türkçesi'nin doÄŸu kolu olan KaÅŸgar veya Hâkâniye (Karahanlı) ÅŸivesi, gerçekte DoÄŸu Türkçesi'ni meydana getirmiÅŸtir. Bu ÅŸîveyle yazılan eserlerin başında 12. asır mahsullerinden sayılan Edib Ahmed Yüknekî’nin yazdığı Atabetü’l-Hakâyık gelmektedir. Dilin geliÅŸmesi ele alınınca, az da olsa Kutadgu Bilig’den ayrıldığı görülen bu eser, daha çok bir nasihatnâmedir. Edib Ahmed Yüknekî ise devrinde itibarlı bir ÅŸâirdir. Eserinde, Kutadgu Bilig’e nazaran daha fazla Arapça ve Farsça kelimelere yer vermiÅŸtir.

Asıl 12. yüzyıl KaÅŸgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed’dir. Ahmed Yesevî (ölm. 1166), ruhu okÅŸayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Timur Han, bu büyük Türk tarikat ÅŸeyhi ve ÅŸâirinin türbesini yaptırmıştır. Pekçok lakapla anılan Ahmed Yesevî gerçekte bir mektep kurmuÅŸ ve bu mektep, talebeleri tarafından devam ettirilmiÅŸtir. Hakîm Süleyman Ata (ölm. 1186) önde gelen talebelerinden olup, Bakırgan’da irÅŸad faaliyetlerinde bulunmuÅŸtur. (Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri, Kültür Bakanlığı tarafından neÅŸredilmiÅŸtir.)

Miftâhü’l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla kadar bu sahada görülen eserlerden OÄŸuz KaÄŸan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzî’nin yazdığı Kısasü’l-Enbiyâ’nın önemini belirtmek gerekir.

MüÅŸterek Orta Asya ÅŸîvesi sadece doÄŸuda varlığını sürdürmemiÅŸtir. Bu ÅŸîvenin batı aÄŸzı bilhassa Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyatın doÄŸmasına sebep olmuÅŸtur. Harezm ve Sirderya (Seyhun) Irmağının güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi ÅŸehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiÅŸtir. Burada TürklüÄŸün KaÅŸgar, Kıpçak ve OÄŸuz ÅŸîveleri karışık olarak yaÅŸadığından, yazılan eserlere de bu durum aksetmiÅŸtir. Bölgenin en önde gelen eseri AlioÄŸlu Mahmud’un yazdığı Nehcü’l-Ferâdis’tir. Eser daha çok hadisler ve açıklamalarıyla siyer-i Nebî cinsindendir. Fakat İslâmiyet'e âit geniÅŸ bilgileri ihtiva etmesi, her çeÅŸit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. Harezm ÅŸîvesi dalını en iyi ÅŸekilde aksettiren eserin edebî yönü ayrı bir deÄŸer taşımaktadır.

Åžeyh Åžerif Hoca tarafından yazılan Muînü’l-Mürîd de ÅŸîve itibariyle Nehcü’l-Ferâdis’e yakındır. Türkmenler arasında üstün tutulan eser, 14. yüzyıla âittir. Hazermî’nin Muhabbetnâme’si de aynı asrın eserleri arasına girmektedir. ZemahÅŸerî’nin Mukaddimetü’l-Edeb’i ise bu yüzyılda Dîvân ü Lügâti’t-Türk’ü hatırlatır mâhiyettedir.

Dil bakımından yine aynı ÅŸîveye dahil olan, fakat nerede yazıldığı belli olmayan eserler de mevcuttur. Bunların başında 12. yüzyılda Ali’nin yazdığı Kıssa-i Yusuf gelmektedir. Eser, Kıpçak Türkçesi unsurlarını da taşımaktadır. Kutb’un Hüsrev ü Åžirin’i Kıpçak Türkçesi unsurlarını ihtiva etmesi bakımından Kıssa-i Yûsuf’a yakındır. Böyle olmakla birlikte Altınordu sahasında yazılan bu eser OÄŸuz-Kıpçak Türkçesi ürünüdür. Hüsrev ü Åžirin, 1341 yılında Harezm bölgesinde Kutub mahlâsını kullanan bir Türk ÅŸâiri tarafından Türkçe'ye çevrilmiÅŸtir. Eser ayrıca Nizâmî’nin aynı isimdeki eserinin Türk Edebiyatındaki ilk tercümesidir. Yer yer Kur’ân-ı kerîmden alınan sûrelerin bulunduÄŸu eser, İran Edebiyatının tesiri altındadır.

Bölgenin diÄŸer bir eseri Revnaku’l-İslâm’dır. Eserde o devir Türklük hayatına bir hayli yer verilmiÅŸtir. Yalnız Åžeyh Åžeref’in yazdığı bu eser, daha ziyade Türkmen aÄŸzı ile yazılmış ve pek fazla raÄŸbet görmüÅŸtür.

On dördüncü asırda Kıpçak ili dil yadigârları da, edebî yönden zikre deÄŸer eserlerdir. Bunların başında Kırım veya Kefe’de yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus gelir. Eser, Lâtin harfleriyle yazılmıştır. İki kısımdan meydana gelen eserin İtalyan bölümünü lügat, Alman bölümünü ise çeÅŸitli dinî metinler meydana getirmektedir. Eserin Kıpçak Türkçesi'ni öÄŸrenmiÅŸ misyoner rahipler tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir.

Kuzeyde yazılan bu eserin yanında Kıpçak Türkçesi'yle güneyde, Mısır’da bilhassa gramer ve lügatçiliÄŸi ilgilendiren bir hayli eser vücuda getirilmiÅŸtir. Fakat edebî yönden bunlardan ayrılan yegâne eser, 1391 yılında tamamlanan Seyf-i Serâyî’nin Gülistan Tercümesi’dir.

MüÅŸterek Orta Asya Türkçesi'nin bütün edebî faaliyetleri, Kuzey-DoÄŸu Türkçesi dil yadigârları içinde yer aldığı için, geniÅŸ manâsıyla ÇaÄŸatay Türk Edebiyatının birinci ve ikinci devresini meydana getirirler. Dar manâsıyla ÇaÄŸatay Edebiyatı, Timur ve Timurlular devrinde meydana getirilen edebî mahsuller için kullanılmıştır. Timur ve ÅŸehzadelerinin sarayında, Türkçe konuÅŸulurdu. Bu devre ait ilk eser, Ulu Tav'daki (Ulu DaÄŸ) 1391 tarihli Timur Hanın Uygur harfleriyle yazdırdığı 11 satırlık bir kitâbedir.

Timurlular devrinin ilk ÅŸâiri Mîr Haydar Harezmî’dir. Timur Hanın torunlarından İskender Mirza’nın (1409-1414) ÅŸâiri olan Mîr Haydar Harezmî, Mahzenü’l-Esrâr mesnevîsini onun adına yazmıştır. Eserin mevzuunu Nizamî’den almıştır. Tek nüshası Biritish Museum’da bulunan eser, 1858’de Kazan’da basılmıştır.

Bu devrin güçlü ÅŸâirlerinden olan Yusuf Emirî, Baysungur Mirza’nın (ölm. 1435) himayesinde bulunmuÅŸtur. Bu ÅŸâirin Dîvân’ından baÅŸka Dehnâme’si ve Çagır ve Bang münazarası vardır. Eserdeki nesirlere bakılırsa Yusuf Emirî’nin kuvvetli bir nâsir olduÄŸunu söylemek mümkündür. Herat’ın sanat ve edebiyat muhitinde yaÅŸayan bu ÅŸâirin Dîvân’ı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Çagır ve Bang eseriyle münazara türünün kuvvetli ÅŸâiri olduÄŸunu ispat etmiÅŸtir.

On beÅŸinci asrın ilk yarısında ÇaÄŸatay Edebiyatında, Atâyî görülür. Ahmed Yesevî’nin kardeÅŸi İsmâil Ata’nın evlâdından olduÄŸunu, Ali Åžîr Nevâî haber vermektedir. Bu soydan olmasından dolayı, Atâyî mahlâsını kullanmış ve Yesevî tarîkatı ÅŸeyhlerinden, Mansur Ata, Zengi Ata, Süleyman Hakîm Ata gibi mutasavvıflara karşı büyük alâka duymuÅŸtur.

Yine bu asrın ÅŸâirlerinden olan, UluÄŸ Bey devrinde kemalini bulan Sekkakî, ÇaÄŸatay Edebiyatında mühim bir yer tutmaktadır. Timur Hanın ölümünü müteakip hükümdar olan Halil Sultan (1405-1410) adına bir kaside sunan Sekkâkî’nin 1467 yılına varmadan öldüÄŸü tahmin edilmektedir.

Åžâir Lutfî’ye gelince 1366 yılında doÄŸmuÅŸtur. Bu devrin büyük ÅŸâirlerindendir. Åžöhreti ve Türkçe ÅŸiirleri Irak’a kadar yayılmıştır. İskender Mirza adına Gül ü Nevrûz mesnevîsini yazmıştır. 1465 yılında 99 yaşında Herat’ta vefât etmiÅŸtir. Bir bakıma Ali Åžîr Nevâî’ye üstadlık etmiÅŸtir. Dîvân’ı vardır.

Timur Hanın torunu MîranÅŸah’ın oÄŸlu olan Seyyid Ahmed Mirza da bu asrın ÅŸâirlerindendir. Dîvân’ının olduÄŸu söylenirse de ele geçmemiÅŸtir. SaÄŸlam tabiatlı ve temiz zihinli bir kimse olan Seyyid Ahmed Mirza’nın gazelleri ve kaside ÅŸeklinde ÅŸiirleri oldukça meÅŸhurdur. PeriÅŸan hâlinden bahseden ve Åžahruh’u medheden TaaÅŸÅŸuk-nâmesi’nin nüshası, British Museum’da bulunmaktadır.

Bu yüzyılın bir diÄŸer ÅŸâiri, Gedâî’dir. Ebü’l-Kâsım Bâbür’ün saray ÅŸâirlerindendir. Ebü’l-Kâsım Bâbür, kendisi de ÅŸâirdir. Yakînî’ye gelince Ok ve Yay münazarası ile dikkati çeker. Yine münazara türü üzerine eser yazan ÅŸâirlerden birisi, hayatı hakkında bilgi bulunmayan Ahmedî’dir. Ayrıca bu devrin mesnevî yazarlarından olan Durbig, Yûsuf ile Zelîha adlı eserini yazmıştır.

On beÅŸinci yüzyılda Klasik ÇaÄŸatay Edebiyatı devrinin kökleÅŸtiÄŸi görülmektedir. Bu devir ÇaÄŸatay Edebiyatının en yüksek devreye ulaÅŸtığı bir devirdir. Millî ruh ve ÅŸuurun ortaya çıkması, Türkçe'ye ehemmiyetin verilmesi bu devre rastlar. Ali Åžîr Nevâî, Muhakemetü’l-Lügâteyn’i bu açıdan ele alarak yazar. Sultan Hüseyin Baykara da bu devrin ÅŸâiriydi. O da Türk dilini müdâfaa etmiÅŸ hatta bir de ferman çıkarmıştır. Hüseynî mahlâsı ile ÅŸiirler yazan Hüseyin Baykara’nın Dîvân’ı vardır.

Ali Åžîr Nevâî’nin eserleri bir hayli fazladır. Bunların başında dört dîvânını içine alan Hazâinü’l-Meânî adlı eseri gelmektedir. Ali Åžîr Nevâî, yazdığı dîvânlara göre hayatı dörde ayırmış ve her biri için bir isim vermiÅŸtir. Dîvânları; Garâibü’s-Sıgar, Nevâdirü’ÅŸ-Åžebâb, Bedâyiü’l-Vasat, Fevâidü’l-Kiber adını taşımaktadır. Dîvânlarından baÅŸka Mecâlisü’n-Nefâis, Nesayimü’l-Mahabbe, Muhakemetü’l-Lügâteyn ve Hamse’si vardır. Hamsesi; Hayretü’l-Ebrâr, Ferhâd u Åžîrîn, Leylâ vü Mecnun, Seba-i Seyyâre, Sedd-i İskenderî ve Lisânü’t-Tayr adlı mesnevîlerinden meydana gelmektedir. Mîzânü’l-Evzân ise edebî bilgileri ihtiva eden diÄŸer bir eseridir. O, Mecâlisü’n Nefâis adlı tezkeresiyle Türk Edebiyatında tezkere yazan ilk ÅŸâirdir.

On altıncı yüzyılda ÇaÄŸatay Edebiyatının mümessili, Zahirüddîn Muhammed Bâbür Åžah'tır (1483-1530). O ÇaÄŸatay Türkçesi'nin Nevâî’den sonra gelen en mühim simâsı ve edîbidir. Eserlerinde kuvvetli bir Nevâî tesiri görülür. Dîvân’ının yanında Aruz Risâlesi, Mübeyyen adını taşıyan ve Hanefî fıkhına âit olan bir mesnevîsi vardır. Hâce Ubeydullahı Ahrâr’ın eserinden Türkçe manzum tercümeleri ihtivâ eden Risâle-i Vâlidiyye’si varsa da, asıl onu ÅŸöhretli kılan devrinin en mühim seyahat ve hâtırat kitabı olan ve kendi ismini taşıyan Bâbürnâme’sidir. Bâbür Åžah bu eserinde 1494 yılından baÅŸlayarak 1529’a kadar geçen vakaları yıl yıl anlatmıştır. Onun için bu esere Vekâyi-i Bâbür de denmektedir. Eser, büyük Türk bilgini ReÅŸit Rahmeti Arat tarafından neÅŸredilmiÅŸtir.

On yedinci yüzyılda ÇaÄŸatay Türk Edebiyatı, artık yükseliÅŸ devrini tamamlamıştır. Ancak bu asrın zikre deÄŸer ÅŸahsiyeti Yadigar Hanın torunlarından olan Ebü’l-Gazî Bahadır Han'dır. Bir Özbek hanı olan Bahadır Han (1603-1666) 1642 yılında Hive Hanlığı'nı elde ederek, 21 yıl saltanat sürmüÅŸtür. Eserlerini millî bir ÅŸuurla yazmış ve“Türk” lâfzına eserlerinin adında yer vermiÅŸtir. Belli baÅŸlı eserleri Åžecere-i Terâkime ve Åžecere-i Türkî adını taşır. Åžecere-i Terâkime’de, OÄŸuznâmeler karşılaÅŸtırılmış ve Türklerle ilgili Türkmen boyları arasındaki menkıbelere yer verilmiÅŸtir. Åžecere-i Türk’te ise, Bahadır Han, 15. yüzyılın ikinci yarısından baÅŸlayarak kendi asrına kadar gelen ve Harezm’de iktidarı elinde tutan han âilelerinin ÅŸeceresini yazmıştır. Fakat ömrü vefa etmemiÅŸ ve son 16 yapraklık kısmını, oÄŸlu EnûÅŸe Han yazmıştır.

Asrın ÇaÄŸatay Türk Edebiyatında yer alan diÄŸer bir siması ÅŸâir Allahyâr’dır. Daha çok tekke mensupları arasında iltifat gören Allahyâr (ölm. 1713) bir NakÅŸibendîdir. Türkçe'den baÅŸka Farsça ile de yazmıştır. Özbek Türkçesi ile yazdığı Sebâtü’l-Âcizîn adlı manzumesi, en meÅŸhurlarındandır.

On sekizinci yüzyılda Özbek Türk Edebiyatı, eski asırlara nispetle sönmeye yüz tutmuÅŸtur. Olanlar halkın hafızasında kalmış ve meydana çıkan ÅŸifâhî edebiyat, nisyana karışmıştır. Bununla birlikte Halk Edebiyatı dalında Ferhâdnâme, Cümcüme Sultan Destanı ve Tahir ile Zühre gibi eserler, ortada bulunan eserlerdir. Ayrıca destanî bir eser olan Satuk BuÄŸra Han Tezkiresi’ni de burada zikretmek yerinde olur.




AddThis Social Bookmark Button
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Gönder (Ctrl+Enter)
İptal
JComments
Copyright © 2009 Sehit tema.Yeni tasarim tema; |  Web Tasarim Tema Yapimci ByVATAN
RSS|Byvatan Radyo|Sitemizi Oner;| Yukari Cik