





![]() | Bugün | 152 |
![]() | Dün | 297 |
![]() | Bu Hafta | 800 |
![]() | Gecen Hafta | 1975 |
![]() | Bu Ay | 2191 |
![]() | Gecen Ay | 4882 |
![]() | Toplam | 306231 |
| 14607 Toplam | |
| 0 Bugun | |
| 0 Bu Hafta | |
| 1 Bu Ay | |
| 7 Bu Yil |
KaÅŸgarlı Mahmud, Dîvân’ında OÄŸuz ve Hâkâniye adlı iki edebî ÅŸîveden bahseder. Bunlardan OÄŸuz Türklerinin kullandığı OÄŸuzca; daha sonra TürklüÄŸün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. “Osmanlıca” deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteÅŸrikler tarafından kullanılmıştır.
Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür târihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-DoÄŸu (Kıpçak, ÇaÄŸatay) ve Batı Türkçesi'ni de içine alarak “MüÅŸterek Orta Asya Yazı Dili” ile verilmiÅŸtir.
Batı Türkçesi adını verdiÄŸimiz OÄŸuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azerî AÄŸzı ile birlikte olan müÅŸterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki aÄŸzın müÅŸterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerî Türkçesi'nde umumîleÅŸerek 16. yüzyıldan baÅŸlamak üzere iki aÄŸzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki ÅŸîvenin komÅŸularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azerî ve Osmanlı Türkçelerinde anlaÅŸmada çıkacak, ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.
Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve MoÄŸolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe'nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komÅŸu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluÄŸun, sınırları içine aldığı pekçok milletin dilinden meydana gelen Osmanlı Türkçesi; topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millîleÅŸtirmiÅŸtir. Bu durum, Türkçe'nin karakteri icâbı da böyledir. Bu kelimeler daha çok, İtalyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiÅŸtir. Ancak bu milletlerin dillerinden alınan kelimeler, zamanla Türkçe'nin içinde yoÄŸrulmuÅŸtur.
Arapça ve Farsça'dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılar'da bu iki dile hiçbir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe baÅŸta olmak üzere, Arapça ve Farsça gramer unsurları Osmanlı Türkçesi'ne girmiÅŸ, yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediÄŸinden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kâbiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalarda da kendini gösterir (Bkz. İmparatorluk Dilleri).
İslâmî devre içerisinde Batı TürklüÄŸünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili tarihinin Orta ve Yeni Türkçe devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiÄŸimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-ı Türkî ve Türkmence olarak adlandırılır. Cevdet PaÅŸa ve Fuad PaÅŸa tarafından yazılan gramerin adı da Kavâid-i Osmâniye’dir. Cevdet PaÅŸa, daha sonra Osmanlı lafzını bırakmış eserine Kavâid-i Türkiye adını vermiÅŸtir. Bu isim daha bazı gramer kitaplarında Lisân-ı Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfı, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman PaÅŸa ve Åžemseddin Sâmî gibi zevâtın yazdığı gramerlerde İlm-i Sarf-ı Türkî ve Nev Usûl Sarf-ı Türkî gibi yine Türkî lafzına yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeyi de kullanmışlardır.
On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menÅŸeli İslâmî Türk alfabesine yer veren Osmanlıca'yı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.
Birinci devre; yukarıda da belirtildiÄŸi gibi Osmanlı Azerî Türkçelerinin birleÅŸtiÄŸi 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduÄŸu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.
İkinci devre Klâsik Osmanlıca devridir ki 16-19. asırları içine almaktadır. Türkçe, bu devrede Arapça ve Farsça'dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesiyle açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzûuna ve iÅŸleniÅŸine göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması ÅŸekli, deÄŸiÅŸmektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ını anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adlı siyer kitabı gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak, belirli kültür seviyesine ulaÅŸmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiçbir ÅŸey anlamaz ve cehaletini, ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alındığı takdirde, elbette çobanın ve padiÅŸahın dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları baÅŸkadır. Fakat daha çok 16. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça'dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya baÅŸlar; 17 ve 18. yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin, cümlenin sadece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde daha fazla anlaşılmazlık ortaya çıkar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahip olduÄŸu için, kendini pek kaybetmez.
Bu devre “Klâsik Osmanlıca” olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve geliÅŸen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtiÅŸam ve ifade kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi bakımından hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk ÅŸiirinde de kendini göstermiÅŸtir. Fakat son iki yüzyılda halk ÅŸiirinin dili 1908’den sonra gerçekleÅŸtirilecek olan ikiliÄŸi ortadan kaldırmış ve halk diliyle yüksek zümre dili birbirine yaklaÅŸmıştır.
Yeni Osmanlıca devresiyse, 19-20. asırları ve Cumhuriyet devrine kadar olan zamanı içine almaktadır. Osmanlıca'nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisanının baÅŸladığı, Arapça ve Farsça tamlamaların çözüldüÄŸü, Türkçe'nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya baÅŸladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında, batı dillerinden pek fazla kelime alınmıştır. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra, günümüze kadar uzanmıştır.
Her ne ÅŸekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi'ne, kültür dili olması hasebiyle, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe'nin karışımı bir dildir!” demek yanlıştır. EÄŸer öyle olsa idi, geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Farsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sadece Türk milletinindir. Yalnız bu dil, zevk-i selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuÅŸ ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiÅŸtir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır ÅŸekle, ancak yirminci asrın baÅŸlarında kavuÅŸmuÅŸtur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaÅŸmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.
Osmanlıca içinde ele aldığımız ilk devre ise, sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri, bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devreye nispeten ilk devrede, sonradan kullanıştan düÅŸen arkaik, eski kelimeler yer almaktadır. Bugün milletimizin zevkle okuduÄŸu Yunus Divânı ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsulüdür. Her ne ÅŸekilde olursa olsun, Osmanlıca, 700 yıl süren uzun ömrü ile, TürklüÄŸün en büyük yazı dili olmuÅŸtur.