





![]() | Bugün | 53 |
![]() | Dün | 297 |
![]() | Bu Hafta | 701 |
![]() | Gecen Hafta | 1975 |
![]() | Bu Ay | 2092 |
![]() | Gecen Ay | 4882 |
![]() | Toplam | 306132 |
| 14607 Toplam | |
| 0 Bugun | |
| 0 Bu Hafta | |
| 1 Bu Ay | |
| 7 Bu Yil |
İlk devreleri karanlık olmakla birlikte elde bulunan vesikalar ve Çin kaynaklarının verdiÄŸi bilgiler, Türk dilinin geçmiÅŸinin, tarih öncesine gittiÄŸini göstermektedir. Ancak, Türkçe derli toplu metinler, Yenisey-Orhun mezar taÅŸları ile ele geçmiÅŸtir. Bilhassa Orhun Âbideleri'nde iÅŸlenmiÅŸ bir Türkçe ile karşılaşılması, TürklüÄŸün kendine has alfabe sistemi, dil ve tarih ÅŸuurunun bulunmasına bakılırsa, Türk dilinin tarih itibariyle daha eski zamanlara götürülebileceÄŸi fikrini vermektedir. Zaten bu sahanın âlimleri, Orhun Âbidelerindeki iÅŸlenmiÅŸ ve geliÅŸmiÅŸ Türkçe'ye bakarak, dilin tarihî devrelerini, milattan önceki devirlere çıkarmaktadırlar. Åžimdiye kadar Rusya ve Çin sınırları içinde bulunması, yapılacak kazıları imkânsız kıldığından, Türk dilinin eskiliÄŸi meselesi ÅŸimdilik bu kadar aydınlatılmıştır. Esik, Kurgan vs. gibi kazılar da zaten Ruslar tarafından yapılmaktadır. Aydınlatıcı bilgiler, bu itibarla sınırlı olmaktadır. Ancak, bundan sonraki çalışmalar, Türk dili için ümit verebilir.
GeçmiÅŸiyle birlikte Türkçe; Altay, En Eski Türkçe, İlk Türkçe, Eski Türkçe, Orta Türkçe, Yeni Türkçe ve Modern Türkçe devri olmak üzere yedi ana devrede ele alınmaktadır.
Altay devri; Türk-MoÄŸol dil birliÄŸini meydana getirmekte olup, Türkçe'nin MoÄŸolca ile ayrılmaya baÅŸladığı veya bir olduÄŸu devirdir. Kısaca bu devir, Türk ve MoÄŸol dillerinin ana kaynağını teÅŸkil etmektedir.
Proto-Türkçe de denilen En Eski Türkçe devriyle İlk Türkçe devirleri hakkındaysa kesin bilgi bulunmamakta ve Türk dilinin bu devreleri karanlık kalmaktadır. Ancak Türkçe'nin milattan önceki ve milattan sonraki 1000 yıla yakın bir zamanı, bu devrenin içindedir. Bu devrin temsilcisi Hunlar olup, haklarındaki bilgiler, derme çatma ve dağınık da olsa, Çin kaynaklarından elde edilmektedir.
Eski Türkçe devri; Göktürkler'in tarih sahnesine çıkmasıyla baÅŸlamıştır (536). KaÄŸanlığı, Türk dilli milletlerin teÅŸkil ettiÄŸi DoÄŸu Göktürk Devleti, 630 yılında; Batı Göktürk Devleti ise 659 yılında, Çin idaresine geçmiÅŸtir. Bu esaretten ve durgunluktan sonra, İkinci Göktürkler, Kutlug KaÄŸan ve Vezir Tonyukuk’un önderliÄŸinde bağımsızlıklarına kavuÅŸmuÅŸlardır. 682 yılından sonra olan bu ikinci silkiniÅŸ ve kuruluÅŸ devrinde, Eski Türkçe eserler yazılmıştır. GeçmiÅŸin musibetlerinden ve tecrübesizliklerinden, gelecek nesillerin ders almasını ve Türk milletinin yok olmamasını, düÅŸmanın tatlı sözüne ve yumuÅŸak hediyelerine aldanılmamasını isteyen vezir ve kaÄŸanlar kendi ağızlarından, Orhun Âbideleri diye adlandırılan tarihî eserleri miras bırakmışlardır.
Kendilerine has bir alfabeyle yazılan Orhun metinleri, taÅŸlar üzerine kazılmıştır. Âbideler, Vezir Tonyukuk, Bilge KaÄŸan ve Kültigin adına dikilmiÅŸ olup, kullanılan dil, bir hayli iÅŸlek ve açıktır. Bilhassa Bilge KaÄŸan Âbidesinde Türkçe, sanat kabiliyetini de sergilemiÅŸ ve alabildiÄŸine gür bir hitabet dili kullanılmıştır.
Eski Türkçe devrinin belgeleri yalnız Göktürklerden kalan tarihî miras deÄŸildir. Bu devre, Uygur Türkleri'nin de katkısı vardır. Yalnız Uygur metinleri daha çok dinî olup, Türk dilinin Uygurlara ait kısmı, Budizm, Mani, Nesturî vs. gibi dinlere aittir. Uygurlar, önceleri Göktürk yazısını kullanmakla birlikte daha sonra bu millî alfabeyi terk etmiÅŸler ve SoÄŸdlar tarafından kullanılan Uygur alfabesini almışlardır. Bu alfabe, Türkçe'nin seslerini karşılamak yönünden Göktürk alfabesine nispetle fakirdir. Ancak her iki alfabenin müÅŸterek tarafı, İslâmî Türk yazısında olduÄŸu gibi, saÄŸdan sola okunup yazılmasıdır. Bir de Uygur alfabesinde harfler birleÅŸebilmektedir. Uygur harfleri ayrıca MoÄŸollar tarafından da kullanılmıştır. Ancak Uygurların Manihey yazısını da kullandıklarını belirtmek gerekir. Göktürk yazısını ise, tarihte yalnız Göktürkler kullanmışlardır.
Eski Türkçe'yi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin bıraktığı eserlerden takip etmekteyiz. (Bkz. Türk Edebiyatı)
Orta Türkçe devrinde Türklük dünyası, yeni bir medeniyete açılmış ve Türkçe, İslâm dünyası içinde yer almıştır. Türklük, bu devre kadar çeÅŸitli dinlere girmiÅŸ çıkmış olmakla beraber, hâlâ bir arayışın içindedir. O, tabiatına en uygun dinin nihayet İslâmiyet olduÄŸunu anlamış; onuncu asrın baÅŸlarında Karahanlılar'ın kurduÄŸu devlet sayesinde yeniden toparlanmış, Satuk BuÄŸra Han'ın (ölm. 992) da 950 yılında bu dini kabulüyle, İslâmî inanç içindeki yerini resmen almış ve tarih boyunca üzerine düÅŸen vazifeyi hakkıyla yapmıştır.
Bu bakımdan, Orta Türkçe devresine giren eserler, pek azı müstesna, ana kaynak olarak verilen Türk âdet ve örfleri yanında İslâmîdirler. Türk dili de bu medeniyete geçiÅŸle, artık yeni kelimelere açılmıştır. Bu devrin dil yadigârlarının ilki Kutadgu Bilig ve Dîvânü Lügâti’t-Türk’tür. Yûsuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’i ile Türkçe'nin bu devirdeki kabiliyetini ortaya koyarken, KaÅŸgarlı Mahmud da Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eseriyle baÅŸtan baÅŸa Türkçe'yi, ÅŸive ve ağızlarına kadar incelemeye çalışmış ve bu sahada ilk defa eser yazma ÅŸerefini kazanmıştır.
KaÅŸgarlı’nın, Dîvânü Lügati’t-Türk’ü bir tarafa, bu devre içine Kutadgu Bilig de dahil MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'yle yazılan bütün eserler girmektedir. Yalnız Türklük âleminin dağınık olması ve çeÅŸitli yerlerde yeni kültür merkezleri kurmaları, Türkçe'nin yeni ÅŸîve ve ağızlarını meydana getirmiÅŸtir. SâmânoÄŸulları ve Gazneliler'in idaresi altında bulunan yerlerde de çeÅŸitli eserler verilmiÅŸtir. BaÅŸta Kutadgu Bilig olmak üzere, Atabetü’l-Hakâyık, Ahmed Yesevî’nin Hikmetler’i ve daha pekçok eser MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'nin KaÅŸgar ÅŸîvesi veya aÄŸzıyla yazılmıştır.
MüÅŸterek Orta-Asya Türkçesi'nin Batı Türkistan ÅŸîvelerinin merkezini, Harezm ili teÅŸkil etmektedir. Bu ÅŸîvenin belli baÅŸlı kültür merkezleriyse Yedisu, Merv ve Buhara ÅŸehirleri olmuÅŸtur. Bölge, çeÅŸitli Türk ağızlarının varlığını koruduÄŸu ve gösterdiÄŸi bir yer olmakla, KaÅŸgar’a nispetle daha çok karışıklık göstermektedir. Bu bölgenin en karakteristik eseri, Ali oÄŸlu Mahmud’un Nehcü’l-Ferâdis’idir.
Orta Türkçe devrinin içinde yine 13. yüzyıldan sonra, batıda Osmanlı; kuzey ve güneyde Kıpçak; doÄŸuda ise ÇaÄŸatay Türkçesi yer almaktadır. Bu Türk ÅŸîvelerinde, Orta Türkçe devrinde pekçok eser yazılmış, bilhassa Kıpçak ve ÇaÄŸatay Türkçesi sahalarında, dille ilgili olan, gramer ve lügat kitaplarına geniÅŸ yer verilmiÅŸti. ÇaÄŸatay Türkçesi, eserlerini bilhassa 15. yüzyıla doÄŸru Semerkand ve Herat gibi kültür merkezlerinde vermiÅŸtir.
On beÅŸinci yüzyıldan sonra, Orta Türkçe, yerini Yeni Türkçe devresine bırakmıştır. Türkçe'nin bu devresi, 20. yüzyıla kadar sürmüÅŸtür. Bu devirde TürklüÄŸün tek bir alfabe sistemi vardır. Bütün Türk dünyası, İslâmî Türk alfabesini kullanmakta ve bu alfabeyle anlaÅŸma gayet kolay olmaktaydı. Bu devir Türkçesi, en büyük dil yadigârlarını Osmanlı Türkçesi'yle vermiÅŸtir. Ancak, Türkçe'nin dış ve iç yapısı yönünden pek fazla deÄŸiÅŸmeye baÅŸlaması, bu devirde dilde çeÅŸitli akımların doÄŸmasına sebep olmuÅŸtur.
Türk yazı dili: Türkçe, yazılı edebiyata geçerken Arap, Fars, Çin, Yunan vs. gibi belli baÅŸlı dillerin dışında pekçok batı dili, henüz yazılı edebiyata geçmemiÅŸtir. Fransız edebiyatı 14, Rus edebiyatı 11, İspanyol edebiyatı 12, İtalyan ve Alman edebiyatları 13, İngiliz edebiyatı ise 15. yüzyıldan sonra yazılı edebiyata sahiptirler. Dolayısıyla yazı dillerinin ortaya çıkması da Türkçe'den bir hayli sonradır.
Türkçe'nin devrelerinden bahsederken, Türk dilinin ilk yazılı vesikalarının Eski Türkçe devrinde olduÄŸu zikredilmiÅŸti. Eski Türkçe, TürklüÄŸün, 11. yüzyıla kadar devam eden tek yazı dilidir. Eski Türkçe'den sonra batıya yapılan göçler ve yeni kültür merkezlerinin teÅŸekkülüyle Türkçe, çeÅŸitli bölgelerde farklılıklar göstermeye baÅŸlamıştır. KaÅŸgarlı Mahmud, bu hususta Dîvân’ında ilk bilgi veren dil âlimlerinden ve araÅŸtırıcılardandır.
Eski Türkçe'den sonra Türk yazı dili, Batı ve Kuzey-DoÄŸu Türkçesi olmak üzere iki ana kola ayrılmıştır. Orta Türkçe devresinde görülen bu ayrılma, batıda Osmanlı ve Âzerî Türkçesi'ni ortaya çıkarırken, Kuzey-DoÄŸu Türkçesi de; kuzeyde Kıpçak, doÄŸuda ÇaÄŸatay Türkçesi'ni meydana getirmiÅŸtir. Bunlardan Osmanlı Türkçesi, TürklüÄŸün uzun ömürlü ve kesintisiz olan, en büyük yazı dilidir. Yerini, 1908’den sonra Türkiye Türkçesi'ne bırakmıştır. Batı Türkçesi'nin doÄŸu dairesini meydana getiren Âzerî Türkçesi ise, ÅŸifahî edebiyatın ve ÅŸiir an’anesinin tesiriyle varlığını sürdürmüÅŸtür. ÇaÄŸatay Türkçesi de yerini Modern Özbek Türkçesi'ne bırakmakla birlikte, DoÄŸu Türkçesi'ni bugün; Kazak, Kırgız, Özbek vs. temsil etmektedir. DoÄŸu Türkistan’ın dili olan Modern Uygur Türkçesi de aynı daire içinde yer almaktadır.
Batı Türkçesi'nin doÄŸu kolu olan Âzerî Türkçesi ise, önceleri Tebriz aÄŸzına dayanmakla birlikte sonraları Bakü ve KarabaÄŸ ağızlarının yayılmasıyla üçlü bir kültür merkezine sahip olmuÅŸtur. Bakü ve KarabaÄŸ, bu ÅŸîvenin Kuzey; Tebriz ve İran kısmı da Güney dalını meydana getirmektedir. Bu ayırma, daha çok Âzerî TürklüÄŸünün siyasî parçalanmaya tâbi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır. Bölgede fırsat ele geçince istiklâl ilan eden bazı hükümetler, hemen Türkçe tedrisata baÅŸlamışlar ve Türkiye’den öÄŸretmenler getirerek dil birliÄŸine yönelmiÅŸler, ancak bu hareketler, İran ve Rusya’nın iÅŸbirliÄŸiyle yok edilmiÅŸ, zaman zaman bu iÅŸbirliÄŸinin içine İngiltere de katılmıştır.
Türkçe'nin Ana Türkçe'ye baÄŸlı olan iki lehçesi daha vardır. Bunlar; ÇuvaÅŸ ve Yakut lehçeleridir. Ana Türkçe’de birleÅŸen bu lehçeler; yukarıda sözü edilen ÅŸîvelerden ayrı bir yol takip ederek, tarih boyunca günümüze kadar gelmiÅŸlerdir. Bunlardan ÇuvaÅŸça, Türk-MoÄŸol dil akrabalığının ve birliÄŸinin aydınlatılmasında köprü vazifesi gören mühim bir lehçedir. Fikir ve düÅŸünce itibariyle asıl Türklükten ayrılmayan bu lehçe, kendine mahsus ayrı bir yol takip etmiÅŸtir. Bugün, anlaşılmaz bir durum arz etmektedir. Zaten lehçe; bir dilin, bilinmeyen bir zamanda, kendisinden ayrılan ve anlaşılmayacak kadar farklılıklar gösteren koluna denmektedir.
Türk dili, bütün bu târihî devreler ve yazı dilinin geliÅŸmesi içinde çeÅŸitli kültürlerin ve dillerin tesirinde kalmıştır. Bu yüzden de dilde bazı cereyanlar ortaya çıkmıştır. Bunların baÅŸlıcası Türkçecilik cereyanıdır.
Türk Dili, tarihî devirler içinde, yalnız Göktürk Türkçesi'nde açıklık göstermektedir. Ancak bu zamandan sonradır ki Türkçe, Uygurlar zamanında ve İslâmî devreye geçildiÄŸi zamanlarda, Türk milletinin çeÅŸitli medeniyet ve dinlerle karşılaÅŸmasının sonucu, yabancı dillerden pekçok kelime almıştır. Eski Türkçe devresinde bu durum daha çok, SoÄŸdca'dan gelmiÅŸtir. Tercüme edilen Brahma, Mani ve Buda metinleri, yeni fikir ve mefhumları karşılamak için, din kültürünün kelimelerini de beraberlerinde getirmiÅŸlerdir.
İslâmî devre içinde de aynı durum görülmektedir. Bu zamanda Türk dünyası, bütün gönlünü İslâmiyet'e açtığı gibi, dilimiz de pekçok kelimeyi almaktan çekinmemiÅŸtir. Fakat bu durum, KaÅŸgarlı Mahmud’la baÅŸlayan bir cereyanı da doÄŸurmuÅŸtur. Türkçe, yalnız İslâm medeniyeti içinde deÄŸil, komÅŸu bulunduÄŸumuz ve devlet içinde yer alan kavim ve milletlerin dillerinden de pekçok kelime almıştır. Tanzimat'tan sonra bile, batıya açılmamızla batı menÅŸeli kelime ve gramer ÅŸekilleri, gitgide Türkçe'de yer etmiÅŸtir. Bu durum, hangi devirde olursa olsun dilin iç ve dış tarihi yönden baÅŸka dillerin tesiri altında kalmasına sebep olmuÅŸ ve tarihte Türkçecilik cereyanını doÄŸurmuÅŸtur.
KaÅŸgarlı Mahmud ile baÅŸlayan dil ÅŸuuru, Türkçecilik cereyanının çeÅŸitli ÅŸîvelerde nüvesini teÅŸkil etmiÅŸ ve müelliflerle ÅŸairler, Türkçecilik cereyanını baÅŸlatmışlardır. Bu durum, KaramanoÄŸlu Mehmed Bey gibi bazı beylerde Arapça ve Farsça'ya karşı, Türkçe'nin devlet dili olması için bir tepki ÅŸeklinde doÄŸmuÅŸ, bazı müelliflerde sadece Türkçe yazmak arzusu ile ortaya çıkmış; bazı ÅŸâirlerdeyse Türkçe'nin iÅŸlenmesi ve gramer düÅŸüncesiyle gerçekleÅŸtirilme yoluna gitmiÅŸtir. Fakat asıl istek, 13. ve 15. yüzyıllarda, beyliklerin desteÄŸi ve teÅŸvikiyle olmuÅŸtur. Osmanlı, İsfendiyar ve AydınoÄŸullarında görüldüÄŸü gibi, beyler, eserleriyle bu cereyana katılmışlardır. Ayrıca KaramanoÄŸlu Mehmed Beyden önce 13. yüzyıl baÅŸlarında, Selçuklu sarayında Türkçe yazan ÅŸairler vardır. Ahmed Fakih ile Hoca Dehhânî bunlardandır.
Arapça ve Farsça'dan ayrılmanın imkânsız olduÄŸunun, mensubu bulunduÄŸumuz İslâm inancı ile bilinmesini isteyen bazı müellif ve ÅŸairler de, Türkçe'yi bu dillerden alınacak kelimelerle iÅŸleyip, çeÅŸni ve halâvetine kavuÅŸturmak istemiÅŸlerdir. Åžunu da belirtmek lâzımdır ki, Türkçe, sadece baÅŸka dillerden kelime almamış, en azından aldığı kadar da baÅŸka lisanlara kelime vermiÅŸtir.
Anadolu sahasında ilk Türkçecilik cereyanını baÅŸlatanlar, 14. asırda, GülÅŸehrî, Âşık PaÅŸa, Kadı Darir, ÅžeyhoÄŸlu Mustafa, Hoca Mesud gibi ÅŸahsiyetlerdir. Bu halkaya 15. yüzyılda İkinci Murad Han, DevletoÄŸlu Yûsuf, Sarıca Kemâl, Aydınlı Visâli, 16. asırda ise Tatavlalı Mahremî ve Edirneli Nazmî eklenmiÅŸlerdir. Hatta 16. yüzyılda gözle görülen bu akıma, ÅŸuarâ tezkirelerinde yer verilmiÅŸ, daha sonra Türkî-i Basit Cereyanı diye adlandırılmıştır.
DoÄŸu Türkçesi'ndeyse bu cereyan, Timur Han'da nüvesini bulmakla birlikte, asıl, Türkçe âşığı bir hükümdar olan Hüseyin Baykara ve mektep arkadaşı Ali Åžîr Nevâî’de ÅŸahsiyetini bulmuÅŸtur. Hüseyin Baykara, bu hususta bir ferman çıkarırken, Ali Åžîr Nevâî de Türkçe'nin üstünlüÄŸünü ispat yoluna gitmiÅŸ ve onun kudretli bir dil olduÄŸunu göstermek için pekçok eser yazmıştır. Hüseyin Baykara’nın ise Türkçe Dîvân’ı vardır.
On yedinci yüzyılın ikinci yarısında bu fikre sahip çıkan, Nâbî’dir. On sekizinci asırda Sâdi Çelebi, mahallîleÅŸme cereyanının temsilcisi olan Nedim, 19. yüzyılda PadiÅŸah İkinci Mahmud Han ve Vakanüvis Esad Efendi de aynı fikirden hareket etmiÅŸler ve bu hâl, Tanzimat'a kadar gelmiÅŸtir. Tanzimat'tan sonra Namık Kemal, Ali Süâvi, Ahmed Midhat Efendi, Åžemseddin Sâmi, Muallim Nâci, iÅŸi ilmî ölçüler içinde halletmek için, çeÅŸitli fikirler ileri sürmüÅŸlerdir.
Bundan sonra, artık, dilde iki düÅŸünce vardır: Bunlardan birisi; ilmî ölçüler içinde Türkçe'ye sahip çıkmak; diÄŸeriyse tasfiyecilik denilen dili fakirleÅŸtirme cereyanıdır. Bunlardan birinci fikre, Türk DerneÄŸi mensupları ile Selânik’te Genç Kalemler sahip çıkmışlardır. Türk DerneÄŸi “kullanılacak lisânın, en sâde Osmanlı lisânı olacağını” söylerken, Genç kalemlerse konuÅŸtuÄŸumuz İstanbul lisanını istemektedir. Türk DerneÄŸinin görüÅŸlerine Necip Âsım; genç Kalemlerinkine de Ali Cânib, Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp üçlüsü önderlik etmiÅŸlerdir.
Cumhuriyet devrinde, bir ara denenen, Türkçe olmayan bütün kelimeleri dilden atmak ÅŸeklinde özetlenen ve Tasfiyecilik olarak isimlendirilen hareket, ortaya çıkan vahim neticeleri sebebiyle terk edilmiÅŸ ve 1936 yılından sonra tasfiyecilik hareketlerine, kesinlikle iltifat edilmemiÅŸtir. Hattâ Atatürk, Türkçe'nin eskiliÄŸi ve baÅŸka dillerin kaynağı olduÄŸu tezinin neticesi olarak, GüneÅŸ-Dil Teorisini ortaya atmış ve yabancı olduÄŸu söylenen her kelimenin Türkçe olduÄŸunu kabul etmiÅŸtir. Bu durumda “Hangi dilden gelirse gelsin Türk Milletinin konuÅŸtuÄŸu her kelime Türkçe'dir” hükmü ortaya çıkmıştır.
Atatürk’ün ölümünden sonra ise, tasfiyecilik, yalnız dildeki kelimeleri atmakla kalmamış, ilim tanımaz bir yola da sapmıştır. Türkçe'nin kendi kaide ve kanunlarına bile ehemmiyet verilmemiÅŸ ve pekçok kelime uydurulmuÅŸtur. Bu hareket, Türk Dil Kurumu’nun önderliÄŸinde olmuÅŸtur. Kurum, ilim dışı bir yol takip ederek, pekçok dil âlimini bünyesinden uzaklaÅŸtırmış, halk aÄŸzından derlenen kelimeleri, Türk yazı diline mal edememiÅŸ ve bu iÅŸi siyasî devrimcilere bırakmıştır. 12 Eylül 1980’e kadar süregelen bu hareket, sonunda durdurulmuÅŸtur.
KonuÅŸulduÄŸu saha 19.878.368 km2 olan Altay dillerinin % 55,11’ini Türklerin yaÅŸadığı yerler meydana getirmektedir. Türklerin yaÅŸadığı saha, Avrupa kıtasından büyük olup, 10.955.840 km2'yi bulmaktadır. Bu sahanın büyük bir kısmı, Asya topraklarındadır. Dağılan SSCB’nin % 37’sini teÅŸkil ederken, halen Çin topraklarının da % 18’inde Türkler yaÅŸamaktadır. Bunun dışında Afganistan, İran ve Eski Osmanlı topraklarında ve Kıbrıs’taki Türklerin nüfusu, büyük bir yekûn tutmaktadır (Bkz. Türk Göçleri).
TürklüÄŸün bu dağınıklığı, eski çaÄŸlardan beri böyle olup, geniÅŸ vatanda yerleÅŸmeleri ve pekçok kültür merkezleri meydana getirmeleri, Türkçe'nin pek fazla kardeÅŸlenmesine sebep olmuÅŸtur. Aynı dilin, bu kadar coÄŸrafya içinde bölgelere göre çeÅŸitli kollarının teÅŸekkül etmesi, bu sahayla uÄŸraÅŸan âlimleri, Türk ÅŸîvelerinin tasnifi gibi güç bir problemin içine atmıştır. Bu meseleyle ilk karşılaÅŸan, KaÅŸgarlı Mahmud olmuÅŸtur. Bugün Türk ÅŸîvelerinin tasnifi üzerinde çalışan pekçok Türkolog mevcuttur.
Bu meselede âlimlerin bir kısmı coÄŸrafî özelliklere, bazısı ise Türkçe'nin yapı ve sesinden hareketle gramere dayalı tasniflere yer vermiÅŸlerdir. Radlof, Ramstedt, Samoyloviç, Liggeti, Baskakov ve ReÅŸid Rahmeti Arat’ın tasnifleri, bunlar içerisinde ayrı bir mevki iÅŸgal eder. Gerçekteyse, Arat’ın tasnifi, bu hususta en uygun tasniftir.